26 Haziran, 2026


 

KARA KİTAP


 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: KARA KİTAP

KİTAP YAZARI: EŞREF EDİP FERGAN 

***

Eşref Edip Fergan 1882 yılında Makedonya’nın Serez  şehrinde doğmuş, 1971 yılında, İstanbul’da ölmüştür…

Türk gazeteci, hukuk doktoru olan yazar,  Sebilürreşâd adlı derginin sahibidir…

Kurtuluş Savaşı sırasında dergi yoluyla milli mücadele hareketini desteklemiştir…

İslamcı görüşlere sahip olan Eşref Edip, laikliğin amacının açık bir din düşmanlığı olduğunu savunmuştur…

Öğrenimini İstanbul’da Mekteb-i Hukuk’ta sürdürdü…

1908’de çıkarılmaya başlayan Sırat-ı Müstakim adlı derginin kurucularından birisidir…

Bu haftalık dergi, İslam Birliği düşüncesinin yayın organı idi…

Daha sonra derginin adı “Sebilürreşâd” olarak değiştirildi…

1.Dünya Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki yönetiminin faaliyetlerini sert bir şekilde eleştirdi…

Eşref Edip, Cumhuriyetin ilanından sonra hızlanan Batılılaşma hareketine şiddetle muhalefet etmekteydi…

Sebilürreşad’ı İslamcılık düşüncesi doğrultusunda yayınlamayı sürdürdü… 

Şeyh Said İsyanı üzerine birçok gazete ve dergiyle birlikte Sebilürreşâd da kapatıldı…

Eşref Edip tutuklanarak İstiklâl Mahkemesinde yargılandı…

***

Eşref Edip, Kara Kitap adlı eserinde Türkiye’nin yakın tarihindeki sosyal, dinî ve siyasi dönüşümleri eleştirel bir perspektifle sunmaktadır…  

Özellikle tek parti dönemindeki, din hürriyetine ve manevi değerlerin tahribine karşı bir direnç noktası olduğu vurgulanmaktadır...

Yazara göre, Tanzimat’tan bu yana süregelen batılılaşma hareketleri milletin öz kimliğini kemirmiş ve halkın mukaddesatına saldırılarak milli bir hafıza kaybı hedeflenmiştir… 

İdeolojik bir baskı olarak nitelenen laiklik uygulamaları ve din eğitiminin yasaklanması gibi meseleler, belgeler ve şahsi tanıklıklar ışığında sert bir dille sorgulanmaktadır...

Özellikle genç nesillere yakın tarihin karanlık sayfalarını aydınlatmak ve Müslüman Türk milletinin kendi dinî kimliğini yeniden kazanması için bir rehber olarak sunulduğunu ifade etmektedir…

Kısaca kitap, Türkiye’nin modernleşme sancılarını gelenekçi ve İslami bir bakış açısıyla yorumlayan tarihî bir vesika niteliği taşımaktadır...

***

Kara Kitap adlı eserin merkezinde yer alan temel temalar şu şekilde özetlenebilir:

1. Osmanlısızlaştırma ve İslamsızlaştırma,

Eserin en temel çerçevesi, yakın tarihte uygulanan politikaların bu iki kavram üzerinde yoğunlaştığı iddiasıdır…

 Eşref Edip’e göre, Osmanlı’nın önce hukuki sonra kültürel olarak bitirilmesi ve İslamiyet’in bu topraklara vurduğu "silinmez mühürlerin" kazınması için sistemli bir çaba sarf edilmiştir…

2. Reform Kavramlarının "Aldatmaca" Olarak Görülmesi,

Yazar, Tanzimat’tan itibaren kullanılan pek çok ilerleme ve modernleşme kavramının milleti aldatmak için birer maske olarak kullanıldığını savunur...

Tanzimat ve Islahat: Memleketin temel nizamının tahrip edilmesi ve milli düzenin bozulması...

Laiklik: Din ve vicdan hürriyetinin "en ağır zincirlerle bağlanması" ve laikliğin "din aleyhtarlığı" olarak uygulanması...

Demokrasi: "En koyu diktatörlük idaresinin" maskesi olarak görülmesi…

3. Din Eğitimine ve Müesseselerine Yönelik Baskılar

Kitap, özellikle Tek Parti dönemindeki dini kısıtlamaları detaylı bir şekilde işler:

Müesseselerin Kapatılması: Medreselerin ve din eğitimi veren kurumların kapılarına zincir vurulması, binlerce talebenin sokağa dökülmesi…

Eğitim: Din derslerinin mekteplerden tamamen kaldırılması ve nesillerin "Allah ve Peygamber tanımayan" birer "başıboş" olarak yetiştirilmesi…

Ezan ve İbadet: Ezanın orijinal (Arapça) diliyle okunmasının yasaklanması, bu yasağa uymayanların hapsedilmesi ve ibadetlerin "Öztürkçe" adı altında tahrif edilme çabaları...

Dini Eserler: Kuran ve dini kitapların toplatılması, hatta bazılarının imha edilmesi…

4. Köy Enstitüleri ve Ahlaki Çöküş İddiası,

Eşref Edib, Köy Enstitülerini "ahlak ve namus mezbahaları" ve "komünist yuvaları" olarak nitelendirir…

 Bu kurumların milli ve dini ahengi bozmak, ateizm ve Marksist ideolojiyi yaymak amacıyla kurulduğunu ileri sürer…

5. Dil Devrimi ve Kültürel Kopuş,

Yazar, dil reformunu (uydurma dil) milletin maziyle, tarihiyle ve edebi mirasıyla bağını koparan "caniyane bir suikast" olarak görür...

Bu politikanın, Bolşeviklerin Türk kavimlerini birbirinden ayırmak için uyguladığı metotlarla benzerlik taşıdığı iddia edilir...

6. Siyasi Hayal Kırıklığı,

Eserin dikkat çekici bir teması da sadece Tek Parti dönemine değil, sonrasında gelen Demokrat Parti ve Adalet Partisi gibi oluşumlara duyulan güvensizliktir...

Yazar, bu partilerin de "bozuk zihniyeti" tam olarak terk etmediğini, din hürriyeti konusunda verdikleri sözleri tutmadıklarını ve laikliği yine "Halk Partisi anlayışıyla" uyguladıklarını savunur...

Sonuç olarak Kara Kitap, Türk milletinin dini ve milli hüviyetine karşı yürütülen bu "bozguncu zihniyet" yıkılmadıkça, milletin gerçek din hürriyetine kavuşamayacağını ana dava olarak ortaya koyar…

***

Eşref Edib’in Kara Kitap adlı eserinde "temel binanın tahribi" ifadesi, Tanzimat dönemiyle başlayan Batılılaşma hareketlerini ve bu hareketlerin milli bünye üzerindeki yıkıcı etkilerini tanımlamak için kullanılan merkezi bir kavramdır...

Kaynaklara göre Tanzimat bağlamında bu yıkım şu şekillerde açıklanmaktadır:

1. Tanzimat'ın Bir "Aldatmaca" Olarak Görülmesi,

Eşref Edib, Tanzimat'ın millete bir ilerleme ve ıslahat vaadiyle sunulduğunu ancak hakikatte memleketin temel binasını, temel nizamını tahrip ettiğini savunur...

Yazara göre "Tanzimat" denilerek yapılanlar, milletin öz varlığına ve nizamına karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır...

2. "Batılılaşma" ve Kültürel Tahribat,

Tanzimatçıların yürüttüğü "Avrupalılaşma” hareketleri, temel binanın tahribinde ana yöntem olarak görülür…

Müslüman Türk milletinin kendi topraklarındaki hükümranlığı sarsılmış, sosyal hayatı bozulmuştur…

Müslüman Türk toplumu, Hıristiyan toplumunun tesir ve nüfuzu altına sokulmuştur…

3. Siyasi ve Askeri Çöküşün Başlangıcı,

Yazar, temel binanın tahrip edilmesinin devleti kaçınılmaz bir iflasa sürüklediğini belirtir…   

Bu Devleti zayıf düşürülmüş ve bu durum Moskof (Rus) ordularının İstanbul kapılarına dayanmasına yol açmıştır...

Tanzimat'la başlayan bu yıkıcı zihniyetin, daha sonra İttihatçılar tarafından devralınarak imparatorluğu yıkılışa sürüklediği ifade edilir…

4. Dini ve Milli Kimliğin Sarsılması,

"Temel binanın tahribi" ifadesi aynı zamanda İslamiyet’in bu topraklara vurduğu mühürlerin kazınması sürecinin ilk aşaması olarak değerlendirilir...

Tanzimat dönemindeki bu düzenlemeler, milleti öz varlığından, maneviyatından ve mukaddesatından uzaklaştıran sistemli bir suikastın başlangıcı olarak nitelenir...

Sonuç olarak, Eşref Edib için Tanzimat, Türkiye'nin son bir asırdan fazla süredir içinde bulunduğu "bozguncu zihniyetin" ilk büyük adımıdır ve bu dönemde yapılan reformlar devletin ve milletin esas temel binasının yıkılmasına neden olmuştur…

***

Eşref Edip’in Kara Kitap adlı eserinde Meşrutiyet devri, Türkiye'nin son bir asırlık "bozguncu zihniyet" tarihçesinin ikinci büyük halkası ve imparatorluğun fiilen yıkıma sürüklendiği kritik bir dönem olarak eleştirilir…

 Yazarın "Tarihi Dönemlerin Eleştirisi" çerçevesinde Meşrutiyet'e bakışı şu temel noktalar üzerinde yoğunlaşır:

1. "Hürriyet" Maskesi Altında İstibdat,

Eşref Edip’e göre Meşrutiyet, millete "hürriyet, adalet ve müsavat (eşitlik)" vaatleriyle sunulmuş ancak uygulamada tam tersi bir sonuç doğurmuştur...

Yazar bu durumu "Meşrutiyet dediler; istibdat ve haydutluk, eşkıyalık çetesi kurdular" ifadesiyle özetler...

Ona göre bu dönem, hürriyet getirmek bir yana, en şiddetli baskı ve zulüm yöntemlerinin devreye sokulduğu bir devirdir…

2. İttihatçılar ve Masonik İdare,

Meşrutiyet'in ana aktörleri olan İttihatçılar, Tanzimatçılardan devraldıkları "bozguncu zihniyeti" sürdürmekle suçlanır...

Memleketi farmason localarından idare etmeye kalkışmışlardır…

Altı asırlık Osmanlı Devleti'nin reisini ve İslam halifesini, bir "İtalyan farmason Yahudisi" (Emanuel Karasu ) vasıtasıyla makamından uzaklaştırmışlardır…

Dini ve milli değerlere yabancı, masonik bir ideolojiyi devletin temellerine yerleştirmeye çalışmışlardır...

3. On Yılda Gelen İmparatorluğun yok olması, batması ve çöküşü Yazar, Meşrutiyet idaresinin ve İttihatçıların basiretsizliğinin bedelini çok ağır bir tarihi fatura olarak sunar...

 Bu dönemdeki yıkımın hızı ve çapı şöyle vurgulanır:

Koskoca imparatorluk, İttihatçıların elinde on sene gibi kısa bir sürede inkıraza (yok oluşa) sürüklenmiş ve devletin temelleri yıkılmıştır…

Kıtalar elden çıkmış, vatan parçalanmış ve memleket perişan bir hale getirilmiştir...

Yazar, İttihatçıların vatanı ateşe atıp kaçtıklarını ve geride işgal ordularının Ankara’ya kadar gelmesine yol açan bir yıkıntı bıraktıklarını savunur…

4. Zihniyet Sürekliliği (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e)

Eşref Edip için Meşrutiyet dönemi, bağımsız bir olay değil; Tanzimat'la başlayan ve Cumhuriyet (Halkçılar) devriyle devam eden bir "zincirleme suikastın" parçasıdır...

Ona göre Halkçılar, İttihatçılardan devraldıkları bu "sapık ve bozguncu zihniyeti" kalan son bir karış toprakta da sürdürerek milletin maneviyatına ve mukaddesatına saldırmaya devam etmişlerdir…

Sonuç olarak Kara Kitap'ta Meşrutiyet; hürriyet sloganlarıyla milletin aldatıldığı, masonik bir komite tarafından imparatorluğun temellerinin dinamitlendiği ve on yıl içinde koca bir devletin harabeye çevrildiği feci bir tarihi dönem olarak resmedilir...

***

Eşref Edip’in Kara Kitap adlı eserinde imparatorluğun çöküşü, Meşrutiyet devri ve bu devrin yürütücüsü olan İttihatçılarla doğrudan ilişkilendirilmektedir...

Yazara göre bu dönem, hürriyet vaatleriyle başlayıp on yıl gibi kısa bir sürede altı asırlık devletin temellerinin yıkıldığı feci bir süreci temsil eder…

1. "Hürriyet" Sloganı ve İnkırazın Başlangıcı,

Eser, Meşrutiyet’in millete "hürriyet, adalet ve müsavat" (eşitlik) sloganlarıyla sunulduğunu ancak hakikatte bir "istibdat ve eşkıyalık çetesi" kurularak devletin üzerine çullanıldığını savunur...

Yazara göre bu "hürriyet" maskesi, imparatorluğu parçalamaya yönelik sistemli bir planın ilk aşamasıdır…

2. İttihatçılar ve "Farmason Locaları" İdaresi,

Eşref Edip, İttihatçıların Tanzimatçılardan devraldıkları "bozguncu zihniyeti" sürdürdüklerini ve memleketi milli değerlerle değil, farmason localarından aldıkları talimatlarla idare etmeye kalkıştıklarını ifade eder...

Çöküş sürecinin en sembolik hadiselerinden biri olarak, 600 senelik devletin reisi ve İslam halifesinin, "bir İtalyan farmason Yahudisinin" (Emanuel Karasu) eliyle makamından uzaklaştırılmasını gösterir...

3. On Yılda Gelen Tarihi Yıkım,

Eserde imparatorluğun çöküşü, İttihatçı idaresinin on yılına sığan hızlı bir çöküş olarak betimlenir:

Devletin Temelleri: Üç kıtada hükümran olan altı asırlık Müslüman Türk Devleti, on sene gibi kısa bir sürede tarumar edilmiş ve devletin temelleri yıkılmıştır...

Toprak Kayıpları: Bu süreçte koca kıtalar elden çıkmış ve vatanın dörtte üçü kaybedilmiştir...

Vatanın Perişanlığı: İttihatçıların memleketi ateşe soktuktan sonra, "can çekişir bir halde terk ederek" kaçtıkları ve Yunan (Palikarya) ordularının Ankara’ya kadar gelmesine yol açtıkları savunulur…

4. Zihniyet Sürekliliği,

Eşref Edip için imparatorluğun çöküşü, sadece askeri veya siyasi bir başarısızlık değil; milletin ruhuna ve mukaddesatına aykırı bir zihniyetin doğal sonucudur…

 Sonuç olarak Kara Kitap, Meşrutiyet dönemini ve İttihatçı idaresini, Türk milletinin bin yıllık tarihini ve medeniyetini on yıl içinde tasfiye eden bir "çöküş felaketi" olarak nitelendirir…

***

Eşref Edip’in Kara Kitap adlı eserinde Cumhuriyet (Halkçılar Devri), "maneviyata saldırı"nın en şiddetli ve sistemli şekilde yürütüldüğü dönem olarak tasvir edilir...

Yazar, bu devri Türk milletinin bin yıllık dini ve milli kimliğini yok etmeye yönelik bir "azgın küfür ve dalalet devri" olarak nitelendirir…

Bu dönemde maneviyata yönelik saldırılar şu temel eksenlerde gerçekleşmiştir:

1. Dini Müesseselerin ve Eğitimin Tasfiyesi,

Medreselerin Kapatılması: 40 bin din talebesinin bir anda sokağa dökülmesi ve dini müesseselerin kapılarına "kara ve kızıl kilitler" vurulması, tarihte eşi görülmemiş bir iğrençlik, kötülük ve alçaklık olarak tanımlanır...

Din Derslerinin Kaldırılması: Mekteplerden din derslerinin tamamen kaldırılmasıyla, "Allah ve Peygamber tanımayan derbeder bir nesil" yetiştirilmek istendiği iddia edilir…

Yazara göre bu, gençliğin istikbalini karanlıkta bırakan "caniyane bir suikasttır"…

2. İbadet ve sembollerin Tahrifi,

Maneviyata saldırının en doğrudan biçimi, İslam’ın sembollerine yapılan müdahaleler olarak anlatılır:

Ezan Yasağı: Arapça ezanın yasaklanması ve "Allahu Ekber" diyenlerin zindanlara atılması, "İslam’ın temeline bomba koymak" ve "milletin kalbine hançer saplamak" olarak nitelenir…

İbadetlerin Türkçeleştirilmesi: Namazlardaki Kur’an lisanının kaldırılıp yerine "uydurma dilin" getirilmesi teşebbüsleri, maneviyatı "maskara haline getirme" çabası olarak görülür...

3. Dini Eserlerin ve Mukaddesatın Tahribi,

Kitap Katliamı: İçinde Kur’an sureleri bulunan dini kitapların kamyonlarla toplanıp mezbeleliklerde yakılması ve "Kur’an’dan İktibaslar" gibi eserlerin ayaklar altında çiğnenmesi, dini neşriyata yönelik bir "katliam" olarak sunulur…

Camilerin Hüviyetini Kaybetmesi: Birçok caminin ahır, depo veya şarap deposu haline getirilmesi, Ayasofya’daki devasa hat levhalarının yerinden sökülüp toz toprak içinde bırakılması maneviyata yapılan ağır saldırılar arasında sayılır…

4. Alternatif "Ahlak Mezbahaları" Kurulması,

Eşref Edip, maneviyatın boşaltılan yerinin gayri-milli ve gayri-dini kurumlarla doldurulduğunu ileri sürer…

Köy Enstitüleri: Bu kurumlar "ahlak ve namus mezbahaları" ve "komünist yuvaları" olarak nitelenir… Burada yetişen nesillerin dini örf, adet ve maneviyattan uzaklaştırıldığı iddia edilir…

Halkevleri: Rusya'daki "Allahsızlık kulüplerinden" mülhem olduğu savunulan bu merkezlerin, halkın dini hislerini aşındırmak için kullanıldığı savunulur…

5. Laiklik "Maskesi" ve Zihniyet Sürekliliği

Yazara göre "laiklik" din ve vicdan hürriyeti bağdaşmayacak bir "din aleyhtarlığı" şeklinde uygulandığını belirtir...

Eserde bu durum, milletle idareciler arasındaki bağı koparan, milleti kendi vatanında "müstemleke halkı gibi zillet içinde" yaşamaya mahkûm eden sistemli bir operasyonun parçası olarak değerlendirilir…

6. Kültürel ve Dilsel Kopuş

"Uydurma dil" (dil devrimi) hareketi, bu sapık zihniyetin milleti mazisinden, tarihinden ve edebiyatından koparmak için uyguladığı bir "Bolşevik kundakçılığı" olarak görülür...

Yazara göre amaç, nesiller arası bağı kopararak milleti "müstemleke halkı gibi zillet içinde" yaşamaya mahkûm etmektir…

Sonuç olarak Kara Kitap, Halkçılar dönemindeki bu uygulamaları, kökü dışarıda (masonik veya Marksist) ve milletin ruh köküne yabancı bir "sapık ideolojinin" planlı bir şekilde hayata geçirilmesi olarak değerlendirir...

Yazar, bu zihniyet tamamen tasfiye edilmedikçe milletin gerçek din hürriyetine kavuşamayacağını savunur.


 

 

 

 

18 Haziran, 2026

DEREBEYİ VE DERSİM


 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI:  DEREBEYİ VE DERSİM 

KİTAP YAZARI:  NAŞİT HAKKI ULUĞ

***

Rahmi Koç, İzmir Balçova'da Amerikan Hastanesi açılışında Kürt kadınlarla ilgili anlattığı fıkra nedeniyle büyük tepki toplamış ve hakkında adli soruşturma açılmıştır…

Açılış töreninde Rahmi Koç’un anlattığı fıkra…

Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş ve 'Hanımefendi, şu perdenin arkasına geçip soyunun' deyince kadın, 'Doktor Bey, önce sen soyun' demiş…

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, sözlerin ardından Rahmi Koç hakkında Türk Ceza Kanunu'nun "Halkın Bir Kesimini Alenen Aşağılama" suçu kapsamında soruşturma başlatmıştır…

Sivil toplum kuruluşları; ifadenin Kürt kadınlarını, hekimlik meslek onurunu hedef alan ayrımcı, cinsiyetçi ve ırkçı bir dil olduğunu belirterek olayı sert bir dille kınamıştır…

***

Rahmi Koç’un anlattığı fıkra ve benzerleri, yıllardır CHP’lilerin bilinçaltında saklı kalan Kürt rapordaki düşüncelerin dışavurumudur…

Daha sonra Naşit Hakkı Uluğ tarafından kaleme alınan Derebeyi ve Dersim adlı eserle birlikte neşredilmiştir…

Kitap, erken Cumhuriyet döneminin feodal yapısına, aşiret düzenine ve Kürt meselesine yönelik ideolojik bakış açısını yansıtmaktadır…

 Kaynakta, bölgedeki ağalık ve şeyhlik gibi geleneksel otoritelerin Cumhuriyetin modernleşme hedefleri önünde birer engel teşkil ettiği ve bu yapıların tasfiyesi için kararlı bir müdahalenin gerekliliği savunulmaktadır…

Şeyh Sait İsyanı sonrası yazılan metinler, devletin köylüyü bu yerel güçlerin baskısından kurtararak doğrudan vatandaşlık bağıyla merkeze bağlama arzusunu dile getirmektedir…

Yazara göre, Köylüyü Özgürleştirme İdeali, Cumhuriyet ideolojisinin feodalizme karşı yürüttüğü varlık mücadelesinin en temel konusu olarak sunulmaktadır…

Bu ideal, köylüyü sadece ekonomik bir özne olarak değil, orta çağ kalıntılarından arındırılması gereken "hür bir vatandaş" olarak kurgular…

Köylüyü özgürleştirme ideali, köylüyü derebeyinin "tapulu malı" olmaktan çıkarıp devletin doğrudan muhatabı olan hür bir fert haline getirme çabası olarak betimlenir; ancak bu hedefin tam anlamıyla gerçekleşmesi için "Cumhuriyet’in çelik neşteri" ile daha derin bir müdahale gerektiği savunulur…

Yazar Dersim’i "Kapalı Memleket" ve "asilik" (baş eğmezlik) teması etrafında şekillendirir…

Cumhuriyet ideolojisi perspektifinden bakıldığında Dersim; coğrafyasıyla, tarihiyle ve gelenekleriyle merkeze direnç gösteren özgün bir yapı olarak ifade edilir...

Yazar belirttiğine göre Dersim, Kuzeyde Munzur, doğuda Perisu, güney ve batıda Murat ve Fırat nehirleriyle çevrelenmiş 5800 kilometrekarelik sarp bir bölgedir…

Dondurucu kış sekiz ay sürer; yaz ve kış arasındaki sıcaklık farkı 90 dereceye kadar çıkar…

Bu sert doğa, Dersim'i "Kapalı Memleket" haline getirir…

Sert tabiat şartları nedeniyle bölge sadece "çok sıhhatli insanların yurdudur"; hastayı ve sakatı yaşatmaz…

 Dersimli, uçurumlarda bir yaban keçisi çevikliğiyle dolaşan, ayağı bastığı kaya kadar sağlam bir tip olarak tasvir edilir…

Dersim'in sosyal dokusu tamamen aşiret düzeni üzerine kuruludur…

65.000 nüfuslu Dersim'de 47.000 insanın aşiret rejimini yaşadığı belirtilir…

 Bölgede aşiretler arası bitmek bilmeyen kan davaları ve düşmanlıklar mevcuttur…

Kaynakta "Dersim’in Kara Listesi" olarak adlandırılan uzun bir listede, hangi aşiretin diğeriyle geleneksel olarak düşman olduğu detaylandırılır…

 Kışın kar altında sinen Dersim, yaz gelince "seferberlikle" uyanır; aşiretler arası saldırılar, hayvan talanları ve "hak telakkisinin" yerini alan zorbalık baş gösterir…

 Dersim'de din, bir vicdan işinden ziyade seyitlerin elinde bir "geçim yolu ve zorbalık vasıtasıdır"…

 Seyitler, halkı hurafelerle kandırarak emeklerini ve kazançlarını ellerinden alan güçler olarak betimlenir…

Bölgede Şamanist kökenli totem inanışları hâkimdir…

Yıkık bir duvar, eski bir pabuç veya bir kaynak suyu mukaddes sayılarak tapınma nesnesi haline getirilebilir…

Dersimlilerin aslen Horasan’dan gelen Türkler olduğu, ancak aşiret hayatı ve seyitlerin etkisiyle bu kimliklerinden uzaklaştıkları savunulur…

Dersim ekonomisi pazar ilişkilerinden yoksundur…

Ticaret kervanları Dersim'e emniyet edemez ve bölgeye sermaye girmez…

Dersimli köylünün çalışıp didinme yolunu babasından öğrenmediği, sürülerinin çoğunlukla çevre il ve ilçelerden yapılan talanlardan artakalanlar olduğu iddia edilir…

Dersim'in siyasi karakteri, merkezi otoriteyi tanımamak üzerine kuruludur…

Bölge asırlardır Osmanlı'ya bağlı görünse de, kapısını "benzersiz bir inatla içinden kilitlemiştir"

Bölgede ağa korkusu ile seyit inancının el ele vererek aşılmaz bir kuvvet oluşturduğu, bu yapının Cumhuriyet'in çağdaşlaşma hedeflerine direnç gösterdiği vurgulanır…

Özetle Dersim; seyit ve ağa kıskacında yaşayan, modern hukukun henüz nüfuz edemediği coğrafi ve sosyal alan olarak sunulmaktadır…

Dersim halkının aslı, Horasan'dan gelen Türkmenlerdir

Yazar, Dersimlilere "Kürt" denilmesini "alçak bir asimilasyon çemberi" olarak niteler...

Ona göre "Kürt" ismi, toprağa bağlı ve derebeyine kul olmuş kişilere vurulan bir damgadır; oysa "Türk'ün başı yukarıdadır" ve esirlik damgasını kabul etmez…

Dersim’in kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan Kızılbaşlık (Alevilik), kaynakta hem bir inanç sistemi hem de bir sömürü aracı olarak ele alınır…

Dersim’de yaşanılan inancın, namaz ve camiden ziyade Muharrem orucu ve Ehlibeyt sevgisine dayandığı, ancak bunun altında Orta Asya’dan gelen Şamanist/totemist etkilerin (tabiata, taşlara, ağaçlara tapınma) hâkim olduğu belirtilir…

Seyitlerin, halkı "Peygamber soyundan geldikleri" yalanıyla kandırıp sömürdüğü, dini bir "geçim yolu" haline getirdikleri savunulur...

Bu "sahte kutsallık", halkın kimliğine "iman şartı" gibi işlenmiş bir ağa-seyit baskısı olarak betimlenir…

Dersim’de tabiat, tarih ve görenek "asi"dir…

Bu asilik, devlet otoritesini tanımayan, hukuku kendi kılıcıyla kuran ve haydutluğu bir "zanaat" gibi gören bir yaşam biçimi yaratmıştır…

Dersim halkının hâlâ "ilkçağ hayatı" yaşadığı, göçebeliği bırakmadığı ve feodal baskılar nedeniyle medeniyetten uzak kaldığı vurgulanır...

Yazar, Dersimlilerin Türk olduğunu kanıtlamak için yerel adetlere ve dile atıfta bulunur:

 Ovacık bölgesindeki aşiretlerin Türklüğünü daha bariz gösterdiği, yerel türkülerde "Ben o Kürde varamam" gibi ifadelerin geçtiği söylenerek bir kimlik ayrışması olduğu iddia edilir...

Seyitlerin ve ağaların fiziksel yapılarının "Turanlı" (Horasanlı) olduğu, bir Arap'ın veya gerçek bir Kürt'ün bu dağların şartlarında yaşayamayacağı savunulur...

Kısaca Dersim kimliği; Horasan kökenli Türkmen ruhunun, sarp bir coğrafyada yüzyıllarca devletten kopuk kalması ve feodal-dini zorbalar eliyle "Kürtleştirmesi" sonucunda oluşmuş, melezleşmiş ama özünde Türk kalmış bir yapı olarak görülür…

Yazarın “Kürt" tanımı, etnik bir kökenden ziyade sosyolojik bir statü ve "toprağa bağlılık" üzerinden formüle edilir…

Bu tanım, feodal düzenin (derebeylik) yarattığı bir esaret biçimidir…

Ve Dersim'in kimliğini "özünden koparma" çabasının bir parçasıdır...

"Kürt" kelimesi, doğrudan bir mülkiyet ve statü göstergesi olarak ele alınır…

Bir Ot Gibi Bağlılık: Yazar, "Toprağa bir ot gibi bağlı adama 'Kürt' derler" ifadesini kullanarak, bu kimliği hürriyetten yoksunlukla özdeşleştirir...

Alınıp Satılan Emtia: Bu tanıma göre "Kürt", toprakla birlikte alınıp satılan, toprağın sahibine (derebeyine, ağaya) ait bir "mal" hükmündedir

Türk ile Karşıtlık: Yazar, bu tanımı Türk kimliğiyle zıtlık içinde kurgular...

Ona göre "Türk’ün başı yukarıdadır" ve Türk, alnına "esirlik damgası" olan bu Kürtlük etiketini vurdurmaz

Yazar, Dersim halkının aslen Türk olduğunu savunurken, "Kürt" isminin bölgeye dışarıdan ve zorla dayatıldığını ileri sürer…

Sistematik Asimilasyon: Şeyh ve derebeylerinin el ele vererek, aslında Orta Asya gelenekleriyle yaşayan ve köylerine öz Türk isimleri veren insanlara "Kürt" damgasını vurduğu savunulur...

 Bu durum eserde "alçak bir asimilasyon çemberi" olarak nitelenir

Yazara göre Osmanlı Devleti, istibdat ve meşrutiyet dönemlerinde bu "Kürtleştirmeyi" tasdik ederek derebeylerine yardım etmiştir...

Eserde, feodal baskıdan ve bu "Kürt" sıfatından kurtulmak isteyen "Türk asıllı" Dersimlilerin; evini, malını ve hayvanını bırakarak Batı Anadolu'ya kaçtığı, canını kurtarabilenlerin oralarda milli benliklerini muhafaza ettikleri iddia edilir...

Yazarın bakış açısına göre, bir Dersimliyi "Kürt" yapan şey onun ırkı değil, içinde yaşadığı feodal aşiret ve seyitlik rejimidir

Aradan ağa ve seyit korkusu kaldırıldığında Dersimlinin "kolay ve çabuk yontulmaya müsait, çalışkan bir çiftçi" haline geleceği, yani "özündeki Türklüğe" döneceği savunulur

İdeolojik Hedef, Bu tanım, Dersim'e yapılacak müdahaleyi meşrulaştıran bir zemin hazırlar...

 Eğer "Kürtlük" sadece toprağa kölece bağlılıksa, Cumhuriyet'in bu feodal bağları çözmesi, Dersim'i "Kürt" olmaktan kurtarıp "Türk" yapacaktır...

Özetle kaynaklar, Kürtlüğü "toprağın kölesi olmak" şeklinde tanımlayarak, Dersim'in kimliğini bu "yapay esaretten" kurtarılıp aslına (Türklüğe) rücu ettirilmesi gereken bir yapı olarak sunar…

***

 

Kürt kimdir?

Kimliğini kaybetmiş Türkten başka kime Kürt denir

 

Bu cümle bir dönem bu ülkeyi idare eden hâkim kuvvetin, hakim iradenin cümlesidir

Uzun yıllar bu ülkede Kürt denilince; yabanileşmiş, dağlılaşmış, taşralılaşmış Horasan Türkleri akla gelirdi

(Kürt kimdir?

Kürt şu an ülkenin %30'unu oluşturan kökeni  Kürt diye bir millet var mı var, yoksa bunlar bozulmuş Türkler mi zannetmiyorum

Türk ve Kürt sonuçta bunlar ayrı Milletler tabii

Ahlaklarında, namuslarında, şereflerinde problem yoktur

Bir Kürdün karısına bakarsan kızına el uzatırsan ne yapar?

Çoğu insanın yaptığını yapar

Bu Türkün ve Kürdün değil bu insanlığın namus problemidir

Bazıları bunu dert etmese de birçok insan bunu dert eder

Yanındaki hanımın sana emanettir, sana ait bir mal değildir)

Toprağa Bir ot gibi bağlı adama Kürt derler

Kürt toprakla beraber alınır satılır

Kürdü satın alabilirsin Kürt o toprağın malıdır, toprağı aldığında üstünde yaşayan Kürdü de satın alırsın o senin malın olur

Toprağını aldığı kişide onun malıdır, artık Türk'ün Türk milletinin başı yukarıdadır, göğsü diktir

Esirlik damgasını alnına asla vurdurmaz

Türk köyünün üzerine çökebilmek için önce onu Kürtleştirmek lazımdır

Kürtlerin elindeki hayvanlar bir hırsızlık eseri olarak onlara geçmiştir

Kürtler hırsızdır, Kürtler doğuştan hırsızdır, görenekleri asidir

Kürt Celep kesesine birkaç bin lira koyarak Dersime gidemez

Orada Dersimlinin kesesine altın akıtarak keçesini, koynunu satın alamaz

Bu adamlarını hepsi hırsızdır

Emniyet bölgesinden 5-10 adım ayrılır ayrılmaz bilmem kaç aşiret uşağının hücumuna uğrar

Getirdiği sermayeyi kaptırdıktan sonra ticaret yapmaya Dersime gidemez, anında etrafını kapatırlar, sermayesini kaptırdıktan sonra hayatını ya kurtarır ya kurtaramaz 

Kürtlerin arasında Ticaret yapamaz

Kürtler hırsızdır, senin malına çökerler

Canını kurtarmış kişi; hak, Adalet, doğruluk aramak için vahşi Kürtlerin arasına giremez

Çünkü bu duygular Kürdün kafasına girmemiştir

Bugünkü Kürtler, Horasan'dan gelen Türklerin bu toprağa yayılmasından sonra ortaya çıkmıştır

Her bir Kürt Aslında Öz bir Türktür

İki katlı evin alt katı ahır ve samanlıktır

Yukarıda karşınıza gelen büyükçe oda misafir odasıdır

Harem diye bayramlık diye ayrılık yoktur burada

Kadın Arap etkisine girmemiştir

Erkeklerden kadınlar Araplarda olduğu gibi vahşi bir hayvan gibi kaçmaz

Dersim Kürdü Müslüman’dır, bir kısmı Zazadır, bir kısmı Caferidir

Ehli beyite tapmak ve kışın Muhammed için üç gün aç durmak Kürtlerin totemidir

Totemidir, çünkü kafaları küçüktür, dolaysıyla bunların beyinleri de küçüktür, zekâları küçüktür

Dersimli yazın Cehennem güneşi altında yanarken bir gölge görünce ona tapmaya başlar

Bu durumu gören bir Açıkgöz, Hemen buraya bir türbe yapar, yeşil bir paçavra koyar ve oradan

para kazanmaya başlar

Çünkü nerede bir türbe görseler oraya para verirler

Dersimli Türk’tür, sonra Kürtleşmiştirler

Fakat Türklüğün her şeyini unutmuşlar ve vahşidirler

O kadar vahşiler ki ben bunlara şimdi nasıl Türk diyeyim

Bunlar hala Vahşi bir hayat yaşıyorlar

Kürdün aldığı karıya diğer kardeş, utanmadan ona kocalık yapmaktan çekinmez

Bütün kardeşler bir kadının ortak kocasıdır

Abisi yokken yengesi diğerinin karısıdır, namus anlayışları Biz Türklere uymaz

Şunun bunun malını çalıp öldürmeyi en tatlı iş sayarlar, başkasının malını çalmaktan asla çekinmezler

Adam öldürmekten Korkmazlar, Devlet nedir?

Bilmezler, devlete karşı koyarken de bir araya gelirler

(Bazı şeyleri kitaba çok rahat yazan bu adam 1931 yılında CHP'de milletvekilliği yapmıştır

Kürtler bu kadar namuslu bu kadar şereflidir, şerefsizlik bunu yazmaktır

Alçaklık, namussuzluk bu tür kelimeleri ifade etmektir

Kürtleri ifade ederken onların namusu bizi uymaz demek en hafif tabirle iftiradır

Sen Kürtsün, Ben Türk'üm

Ben sana böyle bakıyorum, Bizim aynı coğrafyada yaşama şansımız var mı? Yok!

Ne yapacağız biz kavga edeceğiz, işte terörün çıkış sebebi budur

Kürtler çok namuslu, çok şerefli, çok ahlaklı insanlardır

Zaten aşağılık olanlar Ermeni terör örgütü PKK'dır

PKK bir Kürt oluşumu değil, PKK bir Ermeni ve Avrupa taşeronlu bir yapıdır)

***

"Derebeyi ve Dersim", gazeteci, ideolog ve siyasetçi Naşit Hakkı Uluğ tarafından 1932 yılında kaleme alınan, erken Cumhuriyet döneminin feodalizm, aşiret düzeni ve Dersim (Tunceli) bölgesine bakışını yansıtan tarihsel ve sosyolojik bir rapordur

Kitap, dönemin egemen siyasi aklının bölgeye yönelik asayiş ve modernleşme politikalarının temellerini anlamak açısından yayınevleri tarafından günümüzde de basılan kaynak olarak kabul edilir…

 Eser, 1937-1938 Dersim Olayları'nın öncesinde, Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarının hemen ardından yazılmıştır…

Dönemin Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Kütahya milletvekili olan Uluğ, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı ekolüne mensup radikal bir Cumhuriyet ideologudur…

Yazarın 1930'ların başında bölgeye yaptığı geziler ve gözlemler, daha sonra Jandarma Genel Komutanlığı'nın 1932 tarihli gizli Dersim raporuna da kaynaklık etmiştir…

Kitap; bölgedeki ağalık, aşiret reisliği, şeyhlik ve seyitlik kurumlarını sert bir dille eleştirir...

Bu yapıları, köylüyü sömüren ve devletin bölgeye nüfuz etmesini engelleyen "derebeylik kalıntıları" olarak tanımlar…

Cumhuriyet'in mülkiyet ve merkezî otorite reformlarıyla köylüyü bu feodal bağlardan kurtarma amacını ateşli bir şekilde savunur…

Dönemin asimilasyon politikalarına paralel olarak, Kürtlerin köken olarak Türk soyundan geldiği tezini işler ve bölgedeki inanç/sosyal yapıyı merkeziyetçi, seküler ve rasyonalist bir modernleşme süzgecinden geçirerek değerlendirir…

Dersim'deki durumu sadece sosyolojik bir mesele olarak değil, devletin otoritesini kurması gereken bir "asayiş ve medeniyet götürme" problemi olarak ele alır…

Bugün tarihçiler ve araştırmacılar kitaba iki farklı açıdan yaklaşmaktadır:

Kitabı, feodalizmin tasfiyesi ve çağdaş bir ulus-devlet inşası yolunda erken Cumhuriyet'in ilerici, anti-feodal ve net bakış açısını gösteren canlı bir belge olarak görür…

Kitabı, bölge insanını ve kültürünü dışlayan, asimilasyoncu ve sonraki yıllarda yaşanacak askerî operasyonlara zemin hazırlayan tek taraflı devlet raporu ve propaganda aracı olarak nitelendirir…