30 Kasım, 2025

İHYAU ULUMİ'D-DİN


 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: İHYAU ULUMİ'D-DİN

KİTAP YAZARI: İMAM GAZALİ

***

İmam Gazali’nin İhya u ulum id din’ adlı eserinin yapısını ve derin manevi içeriğini açıklayarak başlamaktadır…

Metin, Gazali’nin fıkıh eğitimi ve mevkii ile manevi hayatına olan bağlılığı arasındaki içsel çekişmeyi anlatmakta, nihayetinde şöhret ve makamdan kaçarak 11 yıllık bir inzivaya çekilme kararını detaylandırmaktadır...

Zahirî fıkıh (hukuk bilimi) ile ahiret ilmi (kalp temizliği ve tasavvuf) arasındaki ayrımı keskin bir şekilde vurgular, fıkıhçıları, dünya menfaati peşinde koşmak ve sultanlarla düşüp kalkmak gibi büyük tehlikeleri göz ardı etmekle eleştirir...

Ayrıca, halk arasında yaygın olan dinî kitapların kalite eksikliğini ve imla hatalarını belirterek, ciddi eserlerin metotlu bir şekilde okunması gerektiği tavsiyesinde bulunur…

İslami ilimlerin doğru anlaşılmasında aklın rolünü ve vahyin esaslarını tartışan metin, gerçek hikmetin sadece içsel mücadele ve kalbin arındırılması yoluyla elde edilebileceğini ileri sürer...

Son olarak, Kur’an ve sünnetteki benzetmeli ifadelerin keyfiyetini Allah’a havale etme prensibini savunarak aşırı yoruma karşı uyarır...

İmam Gazali’nin inzivası, şöhret arayışı yerine kalbin hakikatine yönelmeyi, onun yaşadığı derin manevi dönüşüm ve tecrübeler yoluyla öğretmiştir…

Bu inziva, kendisinin dünyevi makam ve şöhretin geçiciliğini idrak etmesi ve kurtuluşun ancak samimiyet ve takvada olduğunu anlamasıyla gerçekleşmiştir...

İmam Gazali’nin inzivası, kurtuluşun dış görünüşte, ünde, makamda ve kuru bilgide değil, kalbin temizlenmesinde ve ihlâsta olduğunu öğretmiştir…

 O, yüzden hayatı boyunca elde ettiği tecrübeleri, Sufilerin yolunun en doğru ve ahlâklarının en güzel olduğunu kesin olarak anladı…

Özetle, inziva bir tür manevi filtredir…

Gazali’nin yaşadığı bu süreç, bir mıknatısın demir tozunu çekip geriye sadece saf metali bırakması gibi, şöhret ve dünya sevgisi gibi kalp hastalıklarını eleyip, geriye Allah'ın rızasını kazanmayı hedefleyen saf niyeti bırakmıştır...

***

İhya u ulum id din’ adlı eserin bir bölümünde, namaz, zekât ve hac gibi temel İslami ibadetlerin hem fıkhî hükümlerini hem de manevî sırlarını kapsamlı şekilde ele almaktadır...

İbadetlerin ifasında Hanefî ve Şafiî mezhepleri arasındaki farklı görüşlere yer vererek, imamet kuralları, namazda yapılan küçük işlerin hükmü ve oruç niyeti gibi pratik detayları açıklamaktadır… Zekât bölümü, malı istifleyenler için ciddi ikazlar içerirken, infak etmenin manevi hikmetlerini ve fakirin minnettar olma yükümlülüğünü vurgular…

Ayrıca, Kur’an okumanın adabı ve derin anlam katmanlarının önemi üzerinde durulmakta, sahabe döneminde mekruh görülüp camilerden men edilmesi gibi kültürel-hukuki meselelere değinilmektedir…

Son olarak, zikrin faziletleri ve gece ibadetlerinin tertibi gibi konularla müminleri taklitten kurtulup daha derin marifet (manevi bilgi) yoluna girmeye teşvik etmektedir…

***

İslami ilim, irfan ve hikmetin temel eserlerinden biri olarak takdim edilen İhya u ulum id din’ den alınmış olup, Müslümanların günlük yaşantısındaki dinî ve ahlaki sorumluluklarını kapsamaktadır… Öncelikle misafirperverlik, sofra adabı ve samimi dostluk ilişkilerinin hakları üzerine yoğunlaşarak, bu sosyal etkileşimlerin dini dayanaklarını hadisler ve ulema sözleri ışığında sunmaktadır...

Ayrıca, evliliğin kapsamlı faydaları ve kuralları (nesil yetiştirme, nefsani arzuları kontrol etme gibi) detaylandırılarak, dindar ve güzel ahlaklı bir eş seçmenin önemi kuvvetle vurgulanır…

Büyük bir bölümü ise helal kazanç, ticari ahlak ve şüpheli işlerden kaçınma prensiplerine ayrılmış, karaborsacılık, hile ve rüşvet gibi haram yollar sert bir dille eleştirilmiştir...

Ek olarak, inananlara zalim yöneticilerle ilişki kurmanın ve onlardan hediye almanın manevi tehlikeleri konusunda dikkatli olmaları tavsiye edilmekte, böylece dünyalık kaygının ahiret mutluluğuna engel olmaması hedeflenmektedir...

Eser, yalnızca fıkhi fetvaları değil, aynı zamanda nefsin temizlenmesi ve takvanın en üst mertebelerine ulaşılması için gereken incelikli ahlaki kuralları açıklamaktadır…

***

Kitabın bu cildinde, İslami ilimlerin ve ahlakın farklı yönlerini ele almaktadır…

Başlangıçta, müminlere eziyet etmenin cezası ve iyi amellerin karşılığı gibi ahlaki konulara değinilir, ardından ölüm, cenaze adabı ve kabir ziyaretinin gönül yumuşatma ve ibret alma yönünden önemi açıklanır…

Cildin önemli bir kısmı, ibadet huzuru için yalnızlığı tercih etmek ile toplum içinde kalıp eziyetlere katlanmanın fazileti arasındaki tartışmaya odaklanır ve her iki yaklaşımın dinî fayda ve risklerini ele alır…

Ayrıca, yolculuk adabı, sefer duaları ve mest üzerine mesh gibi pratik fıkhi hükümlere yer verilirken, ulema arasındaki müziğin (semanı) meşruiyeti hakkındaki görüş ayrılıkları tartışılmaktadır…

Son olarak, Müslümanlar için temel bir sorumluluk olan "emri maruf ve nehyi-i münkir " (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) görevinin mertebeleri ve bu vazifenin zalim yöneticilere karşı bile nasıl yerine getirileceği izah edilmektedir...

***

Bu kapsamlı dini ve ahlaki inceleme, bireyin manevi kemâle ulaşma yolculuğunu ve içsel mücadelelerini merkezine almaktadır…

Eser, insanın hayvani arzuları (şehvet ve gazap kuvvetleri) ile Melek’i özellikleri arasında konumlandığını belirterek, kurtuluşun ancak ilim, hikmet ve tefekkür yoluyla nefsi terbiye etmekten geçtiğini açıklar…

Kalp, ilahi nurun indiği bir mekân olarak tanımlanır, ancak günahlar kalbi "paslandırır" ve ilahi hakikatleri görmesini engeller...

Kötü ahlakın (kin, haset, öfke) ve dilin afetlerinin (gıybet ve boş konuşma) tehlikelerine geniş yer ayırırken, bunların şeytanın insan üzerindeki en büyük hileleri olduğunu vurgular...

Sonuç olarak, bireyin güzel ahlâk geliştirerek ve bir mürşidin rehberliğinde, nefsi disipline etme yoluyla dünya sevgisinden arınıp Allah'a tam bir teslimiyetle yönelmesi gerektiği belirtilir…

***

Bu dini, temel olarak dünyevi arzulardan ve ihtiraslardan uzak durmanın gerekliliğini işlemektedir... Kaynak, İslam peygamberi ve büyük sahabetlerden gelen rivayetleri kullanarak mal sevgisinin, kibrin ve makam düşkünlüğünün ruhani felaketlere yol açacağını anlatır…

Buna karşılık, tevazu, kanaat ve cömertlik gibi erdemler övülmekte ve bunlar ahiret yolculuğunun yegâne azığı olarak sunulmaktadır…

Özellikle servetin değersizliği ve insana getirdiği aldanmalar vurgulanır, zira dünya, sahibini helak eden süslü bir kadına benzetilir…

Ayrıca, ibadetlerdeki gösteriş (riya) ve kendini beğenme (ucube) gibi gizli tehlikelere karşı müminler uyarılır ve kurtuluşun ancak samimiyetle (ihlâs) elde edilebileceği belirtilir…

***

İhya u ulum id Din eserinden alınan bu kapsamlı bilgi, manevi hayatın temel taşlarından biri olan tövbenin zorunluluğu ve kalbi günahların kirinden arındırmanın yolları üzerine odaklanmaktadır…

Bu dini esaslar, kurtuluş için gereken iki temel duyguyu, yani ilahi rahmete karşı duyulan ümitle korku arasındaki hassas dengeyi, Kur’an ve hadislerden örnekler vererek detaylıca açıklamaktadır…

Ayrıca bilgiler, kader ve irade gibi derin doğaüstü güçler konusuna değinmekte, varoluşun tamamının Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen sebep-sonuç zincirine dayandığını vurgulamaktadır...

Ruhsal iyileşmenin olmazsa olmazları olan sabır ve şükrün hakikati üzerinde durulurken, kalbi körleştiren ve âlimleri dahi yoldan çıkaran dünya sevgisinin tehlikelerine dikkat çekilmektedir…

Son olarak, kaynak; rızık konusunda tevekkülün gerçek anlamını, mal biriktirmeden kanaat etmenin faziletini ve müminin her an sû-i hâtime (kötü son) tehlikesinden sakınması gerektiğini öğütler…

***

Bu bilgiler, İslami tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden birinin, özellikle de muhabbet, rıza, ünsiyet ve tefekkür gibi manevi dereceleri konu alan kısımlarından alıntılar sunar…

Merkezi tema, bütün iyilik ve kudretin yegâne kaynağı olarak yalnızca Allah sevgisinin esas olduğunu vurgularken, bu sevgi makamına ulaşmanın ilahi kaza ve kadere tam bir teslimiyet (rıza) ile mümkün olduğunu açıklar...

Eser, amellerin ve ibadetlerin kabulünde belirleyici olan niyet ve ihlâsın önemini izah ederek, müminin daima nefsini muhasebe ve murakabe etmesi gerektiğini detaylandırır…

Okuyucuyu, dünyanın fani olduğunu ve ilahi kudretin ispatı olan yaratılış mucizeleri üzerine tefekkür etmeye teşvik eder...

Son olarak, ölümün kaçınılmazlığını hatırlatır ve Kıyamet Günü’nün dehşetini ve Cennet’in ebedi mükafatlarını karşılaştırarak sürekli manevi hazırlık yapmanın gerekliliğini ortaya koyar…

25 Kasım, 2025

DÖRT BÜYÜK HALİFE


 

 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: DÖRT BÜYÜK HALİFE

KİTAP YAZARI: ŞEMSEDDİN SIVASI

***

Şemseddin Sivâsî Bey, 1520’de Tokat’ın Zile kasabasında doğmuş,1006 yılında ölmüştür…

Tam adı Ahmed Şemseddin Ebû’s-Senâ b. Muhammed Ebi’l-Berekât b. Ârif Hasan

Ez-Zîlî es-Sivasî’dir…

Tahsilini tamamlamasını 20 yaşlarında İstanbul’a gelerek Sahn medreselerinden birinde müderrislik vazifesi yaptı…

Bir müddet sonra istifa ederek, Şam’a gitti…

Bir seneye yakın bir zaman sonra hac farizasını da eda ederek, Zile’ye döndü ve vaaz-ü nasihate

Başladı…

Şeyhi’nin vefatı üzerine, Tokat’a ve sonra Zile’ye dönerek tedris faaliyetine devam etti…

Hayatının sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nin Avrupa hudutlarında mevcut hücum ve Müslüman katliamına karşı bir hareket lâzım geldiğini ileri sürmüş, sefer hazırlıklarına girişmişti…

Nitekim bu sıralarda Osmanlı Devleti’nde Sultan III. Mehmet (1603)’in emriyle aynı sebebe binaen Eğri Seferi hazırlıklarına başlanılmıştı…

Şemseddin Sivâsî’nin (11 Ekim 1596)’de fethedilen Eğri Kalesi ve hemen arkasından (27 Ekim 1596)’da kazanılan Haçova Meydan savaşına katılmış, Haçova’da ordunun bozulması sırasındaki üstün gayreti sâyesinde muharebe seyrinin Müslümanlar lehine dönmesini sağladığı kaydedilmektedir...

Dönüş için izin istediğinde Sultan III. Mehmed, Şemseddin Sivâsî’yi İstanbul’da alıkoymak istemişse de makul sebepler neticesinde, Sivas’a dönmesine müsaade etti...

Şemseddin Sivâsî, Sivas’a döndükten kısa bir müddet sonra vefat etti...

Kaynakların çoğu, onun (1006 Rebîulevvel/Ekim 1597)’de vefat etmiş olduğu kanaatindeler...

Sivas Meydan Camii çevresinde defnolunmuştur…

***

DÖRT BÜYÜK HALİFE

Dört Büyük Halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin faziletlerini, kerametlerini ve hayatlarından önemli kesitleri anlatan eserden bölümler sunmaktadır…

Bu menkıbeler, genellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) ile olan yakın ilişkilerini, onların iman, adalet ve cömertlik gibi üstün ahlaki özelliklerini vurgular…

Eser, özellikle Ehl-i Sünnet vel Cemaat inancına göre halifelerin fazilet sıralaması ve bazı ilahi ayetlerin onların şanına nazil oluşu gibi ilahiyat konularına değinmektedir...

Ayrıca metin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başta olmak üzere Ehl-i Beyt’in menkıbelerini de kapsayarak, onların İslam ümmeti içindeki yüksek makamlarını teyit etmektedir…

Genel olarak kaynak, bu dört yüce şahsiyetin İslam tarihindeki merkezi rolünü ve manevi değerini dini anlatılar ve rivayetler aracılığıyla pekiştirmektedir…

***

Dört Büyük Halifenin güzel işleri, İslami liderlik ve fazilet hiyerarşisi hakkında ne gösterir?

Şemseddin Sivâsî'nin "Dört Büyük Halife" menkıbeleri, İslami liderlik ve fazilet hiyerarşisi (üstünlük sırası) hakkında detaylı ve açıklayıcı bilgiler sunmaktadır...

Bu kaynaklara göre, Râşidîn Halifelerinin her biri, İslam dininin binasını kurup müstahkem kılan dört seçkin olarak anılmakta olup, kendilerine has üstün özellikler ve liderlik vasıflarıyla öne çıkarlar…

Fazilet Hiyerarşisi (Üstünlük Sırası):

Kaynaklar, Dört Büyük Halife arasındaki üstünlük sırasını açıkça belirtir ve bu sıra Ehl-i Sünnet vel Cemaat ‘in genel kabulünü yansıtır…

1. Hz. Ebu Bekir (r.a.)

2. Hz. Ömer (r.a.)

3. Hz. Osman (r.a.)

4. Hz. Ali (r.a.)

Bu sıralama, Abdullah bin Ömer'in aktardığına göre, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in şerefli zamanlarında ashap-ı kiram tarafından da tercih edilmekteydi…

Hatta Hz. Ali (r.a.) bile bu ümmetin peygamberden sonraki en hayırlısının sırasıyla Ebu Bekir, Ömer ve Osman olduğunu belirtmiştir...

Resulullah (s.a.v.)'dan sonra ümmetin en hayırlısı, sadığı ve en iyisi Hz. Ebu Bekir'dir…

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Cennetin evliyalarından sonraki şeyhlerinin Seyyid’idir…

İslami Liderlik ve Halifelerin Temel Faziletleri,

Dört Büyük Halife, dinin dört seçkin direği olup, peygamber binasının direkleridir ve enbiya ruhlarının unsurunu taşırlar…

Onların halifelikleri, İslam Sarayı'nın dört duvarına benzetilmiştir...

Bu Halifelerin menkıbeleri, hidayete erdirici yüksek makamlarını ve güzelliklerini anlatmak üzere toplanmıştır…

***

Sıdk (Doğruluk) ve İhlas, Hz. Ebu Bekir, Allah’ı Teâlâ'ya ilk iman eden ve şeriat üzere göreve gelen ilk kişidir…

Resulullah (s.a.v.)'in mağara arkadaşıdır…

Hz. Ali (r.a.), "Ebu Bekir-i Sıddık" adının gökten indiğine yemin etmiştir…

Rivayet edilir ki, Ebu Bekir'in imanı, sair halkın imanıyla ölçülse, Ebu Bekir'in imanı daha üstün gelir… Üstünlüğü, namaz ve oruç çokluğuyla değil, kalbindeki Allah'ı bilmek ile ölçülür…

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, son zamanlarında Hz. Ebu Bekir'i kendi makamına imamlık için atamış, Müslümanlara namaz kıldırmasını emretmiştir…

Cenabı Hak ve müminler, Ebu Bekir'den başkasının halife olmasından çekinirler ve istemezler… Ahirette hesapsız cennete girmesine izin verilecektir...

Ümmetin en merhametlisi olarak nitelendirilmiştir...

İslam ağacının köküdür...

***

Adalet Hz. Ömer, "Emirü’l-Müminin" (Müminlerin Emiri) olarak bilinir...

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ömer'e "Faruk" lakabını verdi, çünkü o, hakkı batıldan ayırt etti ve İslam dini onunla kuvvet buldu…

Adaletin mahalli ve adalet dağıdır…

O kadar adildi ki, onun zamanında kurdun bir koyuna saldırma cesareti yoktu...

Şeytan, Hz. Ömer'i gördüğü zaman heybetinden yere düşer…

İslam'a kuvvet veren kişidir...

İslam ağacının aslıdır…

***

Hayâ ve Cömert olan Hz. Osman, İki Nur Sahibi lakabıyla meşhurdur…

Hz. Osman, hayâ ve edep bakımından en üstün olanıdır…

Melekler dahi ondan hayâ ederdi...

Onun hayası, günahları örter ve bağışlar…

Kur'an-ı Azimüşşan'ı toplayan ve çoğaltan, yedi adet Mushaf-ı Şerif yazdırandır…

Hz. Osman, Resulullah (s.a.v.)'in "İbrahim Aleyhisselam’a benzer" dediği bir cömertliğe sahipti...

O, müminlerin ümidgahı ve en zengini ve cömerdiydi…

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, onun fitne çıktığında "mazlum olarak katledileceğini" haber vermiştir… İslam ağacının budağıdır...

***

İlim, Cesaret ve Velayet Hz. Ali, Allah'ın Aslanı ve "Şah-ı Merdan" (Yiğitlerin Şahı) olarak bilinir...

En bilinen fazileti, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in buyurduğu gibi, "Ben ilmin şehriyim, Ali bu şehrin kapısıdır."...

O, ilmi, Hilmi ve aklıyla dinin müşküllerini çözmüştür…

Kâfirler karşı çok üstün bir bahadırlığa ve cesarete sahipti…

Hayber Kalesi'nin fethi sırasında sancağı ona vermesi, Allah ve Resulünün onu sevdiğinin kanıtıdır...

Hz. Fatımatü'z-Zehra'nın eşi olması ve cennet gençlerinin efendilerinin (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) babası olması, onun yüksek makamını gösterir…

Hz. Ali'nin sevgisi Müslümanlar için bir hassenedir ve bu sevgi günahları yakar, yok eder…

İslam ağacının meyvesidir…

Hz. Ebu Bekir (r.a.), abdest alınırken yüz yıkanması mesabesindedir, zira yüzün tamamını yıkamak farzdır…

Bu da onun en üstün olduğunu gösterir…

Hz. Ömer (r.a.), kol yıkanması yerindedir…

Hz. Osman (r.a.), baş meshetme derecesindedir…

Hz. Ali (r.a.), ayak yıkanması hükmündedir...

Bu benzetme, Dört Büyük Halife'nin dostluğunun ayrılmaz ve sıralı olduğunu, tıpkı abdestin farzları gibi birbirini tamamladığını ve her birinin hilafet mertebesinin bir öncekinden üstün olduğunu pekiştirir...

Sonuç Olarak Dört Büyük Halifenin sadece siyasi liderler değil, aynı zamanda Allah katında özel seçilmiş, cennetle müjdelenmiş ve her biri İslam'ın temel bir direğini (sıdk, adalet, hayâ, ilim/cesaret) temsil eden şahsiyetler olduğunu gösterir...

Onların fazilet hiyerarşisi, Peygamberimiz (s.a.v.) döneminden itibaren Ashap tarafından belirlenmiş ve kabul görmüş, sonraki nesillere de bu sıra ile aktarılmıştır…

Bu dört Halifenin üstünlükleri, Cennetteki dört ırmağa da benzetilmiştir…

Şemseddin Sivâsî'nin "Dört Büyük Halife" menkıbeleri, İslami liderlik ve fazilet hiyerarşisi (üstünlük sırası) hakkında detaylı ve açıklayıcı bilgiler sunmaktadır…

Bu kaynaklara göre, Râşidîn Halifelerinin her biri, İslam dininin binasını kurup müstahkem kılan dört seçkin erkân (direk) olarak anılmakta olup, kendilerine has üstün özellikler ve liderlik vasıflarıyla öne çıkarlar…

Kaynaklar, Dört Büyük Halife arasındaki üstünlük sırasını açıkça belirtir ve bu sıra Ehl-i Sünnet vel Cemaat ‘in genel kabulüdür…

1. Hz. Ebu Bekir (r.a.)

2. Hz. Ömer (r.a.)

3. Hz. Osman (r.a.)

4. Hz. Ali (r.a.)

Bu sıralama, Abdullah bin Ömer'in (r.anhuma) aktardığına göre, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in şerefli zamanlarında ashap-ı kiram tarafından da tercih edilmekteydi…

Hatta Hz. Ali (r.a.) bile bu ümmetin peygamberden sonraki en hayırlısının sırasıyla Ebu Bekir, Ömer ve Osman olduğunu belirtmiştir…

Resulullah (s.a.v.)'dan sonra ümmetin en hayırlısı, sadığı ve en iyisi Hz. Ebu Bekir'dir...

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Cennetin evliya hadislerinden sonraki şeyhlerinin Seyyid’idir…

Ümmetin oy birliği de fazilet bakımından bu tertip üzeredir…

Dört Büyük Halife, dinin dört seçkin direği olup, peygamber binasının direkleridir ve enbiya ruhlarının unsurunu taşırlar…

Onların halifelikleri, İslam Sarayı'nın dört duvarına benzetilmiştir...

Onların menkıbeleri, hidayete erdirici yüksek makamlarını ve güzelliklerini anlatmak üzere toplanmıştır…

Sıdk (Doğruluk) ve İhlas Hz. Ebu Bekir, Allahu Teâlâ'ya ilk iman eden ve şeriat üzere göreve gelen ilk kişidir…

Kendisine "Sıddık" lakabı verilmiştir, zira o, Peygamberin söylediği her şeyi derhal tasdik etmiştir…

O doğru söylemiştir, Zira O, yalan söylemez …

Hz. Ali (r.a.), "Ebu Bekir-i Sıddık" adının gökten indiğine yemin etmiştir…

Rivayet edilir ki, Ebu Bekir'in imanı, sair halkın imanıyla ölçülse, Ebu Bekir'in imanı daha üstün gelir… Üstünlüğü, namaz ve oruç çokluğuyla değil, kalbindeki Allah'ı bilmek ile ölçülür…

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, son zamanlarında Hz. Ebu Bekir'i kendi makamına imamlık için atamış, Müslümanlara namaz kıldırmasını emretmiştir…

Cenabı Hak ve müminler, Ebu Bekir'den başkasının halife olmasından çekinirler ve istemezler… Ahirette hesapsız cennete girmesine izin verilecektir...

Hz. Ebu Bekir, Ümmetin en merhametlisi olarak nitelendirilmiştir...

İslam ağacının köküdür...

Hz. Ömer, "Emirü’l-Müminin" (Müminlerin Emiri) olarak bilinir…

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ömer'e "Faruk" lakabını verdi…

Çünkü o, hakkı batıldan ayırt etti ve İslam dini onunla kuvvet buldu…

Adaletin mahalli ve adalet dağıdır…

O kadar adildi ki, onun zamanında kurdun bir koyuna saldırma cesareti yoktu...

Dicle kenarında bir koyunu bir kurt kapsa, bunun hesabının Ömer'den sorulmasından korkacak kadar adaletliydi…

Hz. Ömer (r.a.), Allah'ın emrine karşı en şiddetlisidir...

Onun sözleri, daha sonra hakikat olmuş, hatta bazı görüşleri ilahi ayetlerle eşit gelmiştir…

Hz. Cebrail (a.s.) on yedi yerde Resulullah’a ayet-i kerime ile gelmiştir, bunlar Ömer'in görüşüne uygun düşmüştür...

Şeytan, Hz. Ömer'i gördüğü zaman heybetinden yere düşer...

İslam'a kuvvet veren kişidir…

İslam ağacının aslıdır…

Hz. Osman, İki Nur Sahibi lakabıyla meşhurdur...

Ashap içinde hayâ ve edep bakımından en üstün olanıdır...

Melekler dahi ondan hayâ ederdi...

Onun hayası, günahları örter ve bağışlardı...

Kur'an-ı Azimüşşan 'ı toplayan ve çoğaltan seçkin kuldur...

Yedi adet Mushaf-ı Şerif yazdırıp, müminleri ayrılıktan kurtarmak için göndermiştir...

Hz. Osman, Resulullah (s.a.v.)'in "İbrahim Aleyhisselam’a benzer" dediği bir cömertliğe sahipti…

O, müminlerin ümit gahı ve en zengini ve cömerdiydi…

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, onun fitne çıktığında "mazlum olarak katledileceğini" haber vermiştir…

Hz. Ali, Allah'ın Aslanı ve Yiğitlerin Şahı olarak bilinir…

Bilinen fazileti, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in buyurduğu gibi, "Ben ilmin şehriyim, Ali bu şehrin kapısıdır."... 

O, ilmi, Hilmi ve aklıyla dinin müşküllerini çözmüştür…

Kâfirler ve ateistlere karşı çok üstün bir bahadırlığa ve cesarete sahipti…

Hayber Kalesi'nin fethi sırasında sancağı ona vermesi, Allah ve Resulünün onu sevdiğinin kanıtıdır…

Hz. Fatma 'uz-Zehra'nın eşi olması ve cennet gençlerinin efendilerinin (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) babası olması, onun yüksek makamını gösterir...

Hz. Ali'nin sevgisi Müslümanlar için bir hassenedir ve bu sevgi günahları yakar, yok eder…

İslam ağacının meyvesidir…

Dört Halifenin fazilet sıralaması ve liderlikteki konumları, abdest (taharet) uzuvlarının yıkanma sırası ve fazileti olarak da ilişkilendirilmiştir…

Hz. Ebu Bekir (r.a.), abdest alınırken yüz yıkanması mesabesindedir, zira yüzün tamamını yıkamak farzdır; bu da onun en üstün olduğunu gösterir...

Hz. Ömer (r.a.), kol yıkanması yerindedir…

Hz. Osman (r.a.), baş mesh etme mesabesindedir…

Hz. Ali (r.a.), ayak yıkanması mesabesindedir...

Bu benzetme, Dört Büyük Halife'nin dostluğunun ayrılmaz ve sıralı olduğunu, tıpkı abdestin farzları gibi birbirini tamamladığını ve her birinin hilafet mertebesinin bir öncekinden üstün olduğunu pekiştirir…

Sonuç Olarak, Dört Büyük Halifenin sadece siyasi liderler değil, aynı zamanda Allah katında özel seçilmiş, cennetle müjdelenmiş ve her biri İslam'ın temel bir direğini (sıdk, adalet, hayâ, ilim/cesaret) temsil eden şahsiyetler olduğunu gösterir...

Onların fazilet hiyerarşisi, Peygamberimiz (s.a.v.) döneminden itibaren Ashap tarafından belirlenmiş ve kabul görmüş, sonraki nesillere de bu sıra ile aktarılmıştır…

***

Sahabe ve Ehl-i Beytin arasındaki ilişkiye ve onların faziletlerine geniş bir bakış açısı sunarken, bu iki grup arasındaki anlaşmazlıkları ve onlara yönelik eleştirileri de belirli bir İslami itikat çerçevesinde ele almaktadır…

Temel olarak Dört Büyük Halife'nin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) ve Ehl-i Beytin (Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin) tartışmasız üstün erdemleri ve yüksek manevi mertebeleri vurgulanmaktadır...

Sahabe ve Ehl-i Beytin Erdemleri ve Yüksek Mertebeleri mübarek şahsiyetlerin faziletlerini Kur'an ayetleri ve Hadis-i Şerifler aracılığıyla kapsamlı bir şekilde izah eder…

Dört Büyük Halife, İslam dininin binasının dört duvarı ve erkânı olarak görülür…

Onların sevgisi müminler üzerine farz kılınmıştır...

Onlara düşmanlık besleyenlerin ise namaz, oruç, zekât ve haccının kabul edilmeyeceği ve cehenneme gideceği belirtilir…

Ehl-i Sünnet vel Cemaati’n ittifakıyla, Hz. Ebu Bekir'in (ra) Resulullah’ın (s.a.v.) ashabının en faziletlisi olduğu, ondan sonra Hz. Ömer'in (ra), sonra Hz. Osman'ın (ra), sonra da Hz. Ali'nin (ra) geldiği bildirilmektedir...

Hz. Ali de bu sıralamayı tasdik etmiştir...

Hz. Ebu Bekir'in (ra) Özel Erdemleri, Resulullah’ı (s.a.v.) ilk tasdik eden ve İslam'ı ilk kabul eden kişidir… Bu yüzden "Sıddık" lakabını almıştır...

İmanının, diğer tüm halkın imanıyla tartılsa dahi üstün geleceği rivayet edilir...

O, ümmetin en merhametlisidir...

Cennette bütün kapılardan çağrılacak olma şerefine nail olmuştur…

Hz. Ali'nin (ra) ve Ehl-i Beytin Erdemleri,

Hz. Ali (ra) için, dünyada ve ahirette Resulullah’ın (s.a.v.) kardeşi olduğu buyrulmuştur…

O, "ilmin şehrinin” kapısıdır…

Hz. Ali'yi anmanın, zikretmenin ve sevmenin ibadet olduğu vurgulanır...

Ona buğuz etmek nifak (münafıklık) alametidir...

Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) Allah tarafından kirden arındırılmış ve tertemiz kılınmış Ehl-i Beytindendir...

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in, cennet ehli gençlerin efendileri (Seyyidleri) olduğu bildirilmiştir...

Sahabe ve Ehl-i Beyit arasındaki ihtilafları iki ana başlıkta inceler…

Sahabe arasındaki iç anlaşmazlıklar ve Hariciler/Rafıziler gibi muhalif grupların eleştirileri...

Resulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra ilk ihtilafın defnedilme yeri konusunda çıktığı, daha sonra hilafet (imamet) konusunda çıktığı belirtilir…

Halifeliğin Kureyş kabilesine ait olduğu kuralının (ki bu Hz. Ebu Bekir tarafından dile getirilmiştir) Ensar ve Muhacirlerce kabul edildiğini gösterir…

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali arasında Resulullah’ın odasına kimin önce gireceği konusunda geçen münazara, karşılıklı olarak birbirlerinin yüksek faziletlerini dile getirmeleriyle sonuçlanmış, bu da onların birbirlerine olan saygısını ve Allah katındaki mertebelerini göstermiştir…

Resulullah (s.a.v.) bu durumu onaylamış ve "Yedi kat göğün ve yedi kat yerin ehli size nazar etmek için toplanmışlardır," buyurmuştur…

Bazı siyasi meselelerde Sahabe arasında görüş ayrılıkları olduğunu kabul eder (örneğin Bedir esirleri hakkında Hz. Ebu Bekir'in fidye, Hz. Ömer'in ise öldürme görüşünü savunması) ancak bu farklılıkların hak üzere olduğunu belirtir…

Hz. Ali'nin, kendisinden önceki üç halifeyi desteklemesi ve onlara karşı çıkanları cezalandırmayı vaat etmesi, Sahabe arasındaki uyumu gösteren en önemli delillerden biri olarak sunulur...

Fitne Dönemi İhtilafları Sahabe arasında yaşanan siyasi çekişmeler ve savaşlar (Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki olaylar gibi) kaynaklarda anılmakla birlikte, Müslümanların bu olayları araştırmaktan, kurcalamaktan ve Sahabe hakkında kötü söz söylemekten kaçınmaları gerektiği belirtilir…

Bu konularda hükmü Allah'a havale etmek gerektiği vurgulanır…

Sahabe ‘ye (özellikle ilk üç halifeye) dil uzatan, onları kötüleyen ve hilafeti sadece Hz. Ali'ye hak gören Rafızi ve Müptedi gibi fırkaları şiddetle kınar ve onların sapıklık içinde olduğunu belirtir...

Hz. Ali'nin (r.a.), kendisine muhabbet edip diğer Sahabe ‘ye düşman olanların helak olacağını söylediği ne kendisinin ne de Hz. Ebu Bekir'in düşmanlarına şefaat etmeyeceğini dile getirdiği rivayet edilir…

Hz. Cafer-i Sadık (r.a.) ile bir Rafızi arasında geçen münazara, Hz. Ebu Bekir'in faziletlerinin Kur'an ve Tevrat'ta dahi sabit olduğunu kanıtlamak ve Rafızi'nin sapık inancını çürütmek için detaylıca anlatılır...

Sahabe ve Ehl-i Beytin tamamının yüce manevi mertebelere sahip olduğunu, bu mertebelerin Kur'an ayetleri ve Hadis-i Şeriflerle sabit olduğunu ortaya koyar...

Aralarındaki bazı siyasi ihtilaflar ve görüş ayrılıkları olsa da bu durumların bir kısmı karşılıklı hürmetle çözülmüştür (Ebu Bekir/Ali münazarası gibi) …

Asıl vurgu, bu mübarek şahsiyetlere dil uzatan ve hakaret eden bidat ehli fırkaların şiddetle reddedilmesi üzerinedir…

Onların birliğini ve üstünlüğünü sevmek, kurtuluşun anahtarı olarak sunulur…

Bu durum, Sahabe ve Ehl-i Beytin arasındaki ilişkiyi, birbirlerinin üstünlüğünü ve faziletini tasdik eden, ancak makamsal sıralamada ilahi takdirin bir neticesi olan bir hiyerarşiyi kabul eden bir yapı olarak aydınlatır...

İslam binasını dört ana sütun üzerine kurulmuş, birbiriyle kenetlenmiş bir saray olarak tasvir eder...

Bu sütunlar Dört Halife'dir…

Ehl-i Beyit ise bu sarayın içindeki en değerli mücevherler ve ışık kaynaklarıdır…

Sütunların her birinin yeri ve işlevi farklı olsa da (biri kapı, biri duvar, biri temel gibi), hepsi yapının bütünlüğü için elzemdir...

Dışarıdan gelip bu sütunlara saldırmaya çalışanlar (Rafıziler) sarayın düşmanı sayılırken, sütunların zaman zaman hangi malzemenin daha üstün olduğu üzerine yaptığı iç tartışmalar (münazaralar), nihayetinde birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamaya ve sarayı daha da sağlamlaştırmaya hizmet etmiştir...

Bu dört Halifenin üstünlükleri, Cennetteki dört ırmağa da benzetilmiştir…

Hz. Ebu Bekir, Kokusu bozulmayan Su (İslam'ın özü),

Hz. Ömer, Kuvvet verici Süt (İslam'ın kuvvet bulması),

Hz. Osman, Lezzet verici Şarap (Müminlerin gönlünün sevinci),

Hz. Ali, Şifa veren Bal (Müminlerin gönüllerinin şifası) …

Dört Büyük Halife'nin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) menkıbeleri, İslami liderlik anlayışı ve fazilet hiyerarşisi hakkında kaynaklarda detaylı bilgiler sunmaktadır...

Bu menkıbeler hem halifelerin ferdî üstünlüklerini hem de onların Peygamber binasının dört ana direği olarak İslami yönetimdeki yerlerini göstermektedir…

Dört Büyük Halife arasında kabul edilen fazilet sıralaması açıkça belirtilmiştir…

Ehl-i Sünnet vel Cemaat’In ittifakına göre, Hz. Ebu Bekir (r.a.) Resulullah’ın (s.a.v.) ashabının en faziletlisidir, ondan sonra Hz. Ömer (r.a.) gelir...

Sahabe-i Kiram (r.anhüm) da Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in zamanında sıralamayı şöyle yaparlardı, Önce Ebu Bekir üstün, ondan sonra Ömer, peşine Osman, sonra Ali...

Hz. Ali (r.a.) de bu sıralamayı teyit etmiş, hatta "Bu ümmetin en hayırlısı, Peygambere yakın ve İslam’ı kabul edeni Ebu Bekir’dir...

Sonra Ömer, ondan sonra Osman’dır" buyurmuştur…

Yine Hz. Ali (r.a.), kendisini Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den üstün gösteren kişiyi cezalandıracağını ve şahitliğini reddedeceğini söylemiştir…

Bütün İslam âlimlerinin görüşü, fazilet bakımından önceliğin sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ait olduğu yönündedir…

Bu sıralama, ilahi takdirin bir sonucu olarak kabul edilir…

Hz. Ebu Bekir’in fazileti ve üstünlüğü, namaz ve oruç çokluğuyla değil, kalbindeki Allah bilgisi ile açıklanmıştır…

 Hz. Ebu Bekir'in imanı, diğer bütün ümmetin imanıyla ölçülse, daha üstün geleceği rivayet edilir...

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, cennetin evliyalarından sonra şeyhlerinin seyididir (efendisidir)... Resulullah (s.a.v.) onların kendisinden sonra cennete girecek ilk kişiler olduğunu bildirmiştir…

Dört Büyük Halife, "Peygamber binasının direkleri" olarak görülmüş, onların menkıbeleri, İslami liderlikte bulunması gereken farklı ancak tamamlayıcı vasıfları öne çıkarmıştır…

Hz. Ebu Bekir’in hilafeti, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in onu namaz kıldırmak üzere takdim etmesiyle (imam tayin etmesiyle) ve Cenâb-ı Hakk’ın iradesiyle gerçekleşmiştir…

Cenâb-ı Hak ve müminler, Hz. Ebu Bekir’den başkasının halife olmasını istemezlerdi…

Hz. Ebu Bekir, "İmamet ve hilâfet işi ortaklaşa olmaz. Zira iki kılıç bir kında durmaz" diyerek, liderliğin tek kişide toplanması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca imamlık Kureyş Kabilesi ’ne düşer.

Dört Halife'nin fazilet ve hilafetteki sıralaması, abdest alırken yüzün (Ebu Bekir), kolların (Ömer), başın (Osman) ve ayakların (Ali) yıkanması/mesh edilmesi tertibine benzetilmiştir…

Bu benzetme, hilafette de bu sıranın farz olduğu manasına gelir...

Benzer şekilde, Resulullah (s.a.v.)'in Mescit-i Şerif'i bina ederken, taşları Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin sırasıyla yan yana koymalarını emretmesi, hilafet tertibini açıkça gösterir…

Liderlik, ciddiyet, vakarlı, heybetli ve etkili olmayı gerektirir…

Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında ihtilaf olmamasının nedenini, onların yardımcılarının kendisi ve Hz. Osman gibi güçlü sahabeler olması, kendi dönemlerinde ise yardımcılarının (halkın) zayıf olmasıyla açıklamıştır…

Her halifenin İslami yönetime kattığı temel nitelikleri ve manevi dayanakları özetler…

Hz. Ebu Bekir (r.a.)

Sıddık (Doğru sözlü/Sadık), Rahmet sahibi, Gönül yerinde, İslam’a ilk iman eden ve destek olan Hilafetin aslıdır...

Hz. Ömer (r.a.)

Faruk (Hakkı batıldan ayıran), Adalet dağı, İslam'ın kuvveti ve güneşi, Gayret ve Salabet (sağlamlık) sahibi, Beden yerindedir...

Hz. Osman (r.a.)

 İki nur sahibi, Hayâ ve edep timsali, Cömert (cud ve seha), Kur'an-ı Azimüşşan'ı toplayıp yayan. Göz (veya süs) yerindedir…

Hz. Ali (r.a.)

Allah’ın Aslanı, İlim Şehri'nin Kapısı, Şecaat ve civanmertlik (cesaret), En âlim ve nurlu, Mal ve can ile en cömert, El (veya süs) yerindedir…

Sonuç olarak, Dört Büyük Halife'nin menkıbeleri, İslami liderliğin sadece siyasi bir makam değil, aynı zamanda derin manevi, ahlaki ve hukuki sorumluluklar taşıyan, her bir liderin farklı bir faziletle (sadakat, adalet, haya, ilim/cesaret) öne çıkarak İslam dininin binasını sağlamlaştırdığı kademeli bir fazilet hiyerarşisi (tertip) üzerine kurulu olduğunu göstermektedir...

Bu hiyerarşi, bir binanın temelleri gibidir, İlk olarak Ebu Bekir'in imanı ve sadakati (temel), sonra Ömer'in adaleti ve kuvveti (duvarlar), ardından Osman'ın hayası ve cömertliği (saçaklar), ve en sonunda Ali'nin ilmi ve cesareti (kapı) ile yapının tamamlanmasını temsil eder…

***

Uhud Muharebesi sırasında orada bulunan veya bu olayla doğrudan ilişkilendirilen bazı şahsiyetler zikredilmektedir...

Bir rivayette, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ‘in Uhud Dağı'na çıktığı ve yanında şu kişilerin bulunduğu belirtilir,

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz…

Hz. Ebu Bekir (r.a.),

Hz. Ömer (r.a.),

Hz. Osman (r.a.)…

Dağ sallanmaya başlayınca, Resulullah (s.a.v.) dağa hitaben şöyle buyurmuştur, "Ey Uhud! Sakin ol! Üzerinde bir Rasul, bir Sıddık, iki şehit vardır"…

Hz. Ömer (r.a.), Uhud Muharebesi'nde bulunuyordu ve müşriklerin lideri Ebu Süfyan'a karşı "Bizim Allah’ımız var, sizin ise yoktur" diye seslenmişti...

Hz. Hamza (r.a.), Uhud Gazasında şehadet şerbetini içmiştir...

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.), Uhud Muharebesi günü bizzat ok atışlarıyla görev almış ve Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, "Ya Sa’d! Anam, babam sana feda olsun oklarını atmaya devam et" buyurmuştur…

Aynı zamanda Resulullah (s.a.v.) O’nun için "Ey Allah’ım! Vak-kas’ın attığı oklarını isabet ettir ve dualarını kabul buyur" diye dua etmiştir...

Talha (r.a.), Uhud Savaşı günü, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz üzerinde zırh varken kaya üzerine çıkmak istemiş, çıkamayınca Talha (r.a.) mübarek ayağının altına oturarak O’nun kayanın üzerine çıkıp oturmasını sağlamıştır…

Bu olayı Hz. Zübeyir (r.a.) rivayet etmiştir…

Hz. Osman (r.a.), Bir rivayette, Hz. Osman'a (r.a.) Uhud Muharebesi'nde İslam ordusu ikiye bölündüğü zaman dağılan grubun içinde olup olmadığı sorulmuş, cevaben, Müslümanların çoğunluğunun ne yaptıysa onun da aynısını yaptığı, yani hezimete uğramadan bir tarafa çekildikleri belirtilmiştir…

Ebu Süfyan (Müşrik) O zaman henüz imana gelmemişti ve Uhud Muharebesi'nde Müslümanlara "Bizim Uzza’mız var" diyordu…

***

Cebrail Aleyhisselam’ın bizzat üzerine alarak veya kanadıyla taşıyarak götürdüğü kişi Resulullah (s.a.v.) Efendimizdir…

Cebrail (a.s.), Resulullah (s.a.v.) Ashap-ı Güzin ile sohbet ederken yanına gelmiş ve O'nu sağ kanadı üzerine alarak Adn Cenneti'ne götürmüştür…

Yine bir menkıbede, Resulullah (s.a.v.) Hira Dağı'nda Cebrail'i (a.s.) gördüğünde, Cebrail (a.s.) O'na hitaben, eğer o saatte yeryüzünde hiçbir fert Müslüman olmazsa, O'nu kanadı üzerine alıp göklere götürme teklifini sunmuştur...

Bu, gerçekleşmesi muhtemel bir taşıma eylemi olarak aktarılmıştır…

Ayrıca Cebrail (a.s.), Miraç Gecesi'nde de Resulullah (s.a.v.)'e göklere doğru seyrinde eşlik eden rehber olmuştur…

***

Üveys Karani'nin (r.a.) nerede bulunduğu ve memleketi hakkında kaynaklarda iki ana bilgi yer almaktadır,

Üveys Karani Hazretleri, aslen Karenli'dir...

Hz. Ömer (r.a.) hilafeti zamanında, Arafat Dağı'nda insanları toplayıp Iraklıları ayırdıktan sonra, geride kalan bir kişiye nereli olduğunu sorduğunda, o kişi "Ben Karenli’yim" cevabını vermiştir…

Hz. Ömer, bu kişiye Üveys Karani'yi tanıyıp tanımadığını sormuştur…

Üveys Karani'yi arayan Hürrem bin Hayyan, onun izini sürmek için Kûfe’ye gitmiştir...

Nihayet onu, Fırat Nehri kenarında bulmuştur…

Hürrem bin Hayyan, Üveys’i bulduğunda, onun abdest aldığını ve elbiselerini yıkadığını ifade etmiştir...

Hürrem bin Hayyan ile görüştükten sonra Üveys, bir mahalleye girmiş ve bir daha kendisinden haber alınamamıştır…

Hürrem bin Hayyan, Hz. Ömer'in ruhunun şad olması dileğinde bulunarak, kendisini Üveys’e ulaşmasına vesile olduğunu belirtmiştir...

Hz. Ömer, Üveys Karani’nin vasıflarını bizzat Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ’den duymuştu ve onun şefaati sayesinde Kıyamet Günü'nde Rabia ve Müdar kabilelerinin koyunlarının yünü sayısınca kişinin cennete gireceğini biliyordu…

18 Kasım, 2025

TARİKAT-İ MUHAMMEDİYE

 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: TARİKAT-İ MUHAMMEDİYE

KİTAP YAZARI: İMAM BİRGİVİ

***

Bu kitap, İslami ahlak, itikat ve fıkıh konuları sunmaktadır…

Sünnete bağlılık ve dinde sonradan ortaya çıkan bid’atların reddi üzerine yoğunlaşmaktadır...

Kalbin kötülükleri ve afetleri (riya, kibir, haset, hırs gibi 60'tan fazla kötü huy) ile dilin afetlerini (yalan, söz taşıma, kaba konuşma vb.) ayrıntılı olarak ele alıp bunların İslami pratik ve kurtuluş üzerindeki zararlarını hadisler ve alimlerin görüşleriyle açıklamaktadır...

Ayrıca, takvanın yolları ve küfür/bid'at ehli grupların itikatları hakkında Hanefî fıkıh ve kelam kitaplarından görüşlere yer vererek itikadı düzeltmenin önemini vurgulamaktadır...

***

Takvaya ulaşmanın yollarını açıklarken, kötülükleri ve yasakları terk etme gerekliliğine odaklanarak, günahları belirli uzuvlara mahsus olan ve olmayan şeklinde sınıflandırmıştır...

Bir uzva has olan kötülükler sekiz tanedir, kalp, kulak, göz, dil, el, karın (mide), tenasül uzvu ve ayak... Bu dokuz sınıf arasında, kalbin, dilin ve diğer azaların tasnif edilen afetleri şunları kapsar…

Kalbin Afetleri (Kötülenmiş Ahlaklar):

Kalp, itaat edilen ve hükmü geçerli olan bir hükümdar kabul edildiği için, ıslahı her şeyden daha önemlidir...

Kalbin kötü ahlakları ve alçak rezillikleri özet olarak 60 başlık altında toplanmıştır:

1. Allah'ı İnkâr Etmek: Bu, helak edicilerin en büyüğüdür...

2. Cehalet: Bilinmesi gereken bir şeyi bilmemek…

3. Makam Sevgisi: Dünya sevgisinin kalplere hükmetmesi, makam, şeref ve şöhret sevgisi…

4. Ayıplanma Korkusu: İnatçı inkâr sebeplerinden biri, ayıplanma korkusudur…

5. Övülmeyi Sevmek...

6. Bidatlere İnanmak: Bunun sebebi nefsin arzularına uymak, akla güvenmek ve körü körüne taklittir…

7. Nefsin Arzularına Uymak...

8. Taklit ve Körü Körüne Bağlılık: Özellikle itikadi konularda araştırma veya delil olmaksızın başkasına tabi olmak caiz değildir…

9. Riya: Ahiret ameliyle dünya menfaati istemek...

10. Nihayetsiz Arzular (Uzun Yaşama İsteği): İnşallah demeden ve hayırlı işler yapma niyeti olmadan uzun yaşamayı istemek…

11. Hırs: Kötülenmiş hırs (tamah) kişinin bütün vaktini sanat ve ticarete ayırmasına veya insanların elindeki şeylere tamah etmesine sebep olur…

12. Kibir: Rahatı istemek ve nefsini kibirlendiği kimseden daha üstün görmeye meyletmektir...

13. Dalkavukluk (Aşırı tevazu): Alimin, bir ayakkabı tamircisi geldiğinde ayağa kalkıp ayakkabılarını düzeltmesi gibi zelillik belirten aşırı tevazu...

14. Kendini beğenmek: İşlediği Salih amelleri büyük görmesi veya nimetin kaynağını Allah'tan değil, kendi nefsinden veya insanlardan bilmesi…

15. Haset: Bir nimete sahip olan kimsenin elinden o nimetin gitmesini istemek…

16. Kin: Bir kimseden hoşlanmamaya, ondan nefret etmeye ve onun için kötülük istemeye mecbur kılmak...

17. Başkasının başına gelen kötü bir durumla alay etmek: Kin duyduğu kimsenin başına gelen beladan dolayı sevinç duymak…

18. Küs Durmak Düşmanlık Beslemek…

19. Korkaklık: Kişiyi aşağılanmaya, zillete ve kötülük gördüğü zaman sessiz kalmaya sevk etmesi…

20. Öfke: Öfkenin ifrat (aşırı) derecesidir…

21. Vefasızlık (Anlaşmayı bozmak): Haber vermeden sözü ve antlaşmayı bozmak...

22. Hıyanet: Emanete sahip çıkmamak…

23. Sözünde Durmamak...

24. Su-i Zan (Kötü zan) …

25. Bir Şeyi Uğursuz Saymak...

26. Cimrilik ve Pintilik...

27. İsraf: Şeriat veya mürüvvet gereği harcanması gereken yerde malı bolca harcama alışkanlığı…

28. Mal Sevgisi…

29. Dünya Sevgisi (Sekülerizm)…

30. Kötülenmiş Hırs…

31. Sefahat (Akıl Zayıflığı/Akıl hafifliği) …

32. Tembellik (Avarelik) ...

33. Acelecilik: Meramını bir an önce elde etmeye veya aklına ilk gelene yönelmeye sevk eden duygu...

34. Geciktirme ve Erteleme (Ahiretle ilgili amellerde) …

35. Kaba ve Katı Kalpli Olmak (Kabalık/Katı Kalplilik) ...

36. Hayasızlık: Kötülükleri işleme korkusuyla nefsi kontrol altına almamak ...

37. Musibetlere Sabretmeyip Şikâyet Etmek (Sabırsızlık)…

38. Nimete Nankörlük Etmek… 

39. İstediğini Elde Edemeyince Öfkelenmek (Kazaya Rıza Göstermemek) ...

40. Allah'tan Başkasına Bağlanma: Bünyenin dengesini sağlayacak şeyleri Allah'ın dışında başka şeylere bağlamak...

41. Fasıkları Sevmek ve Zalimlere Meyletmek…

42. Âlimlere ve Salihlere Buğuz etmek…

43. Allah'a Karşı Cüretkâr Olmak, Azap ve Gazabından Emin Olmak ...

44. Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmek...

45. Dünya İşlerinden Dolayı Üzülmek…

46. Dünya İşleri Hakkında Endişe Duymak…

47. Aldatmak ve Kin: Net bir şekilde hayrı kastetmemek...

48. Fitne: İnsanları dinî bir fayda olmaksızın sıkıntıya, belaya ve ihtilafa düşürmek...

49. Dinî hususlarda gevşeklik ve zayıflık göstermek…

50. İnsanlardan Ayrı Kalınca Yalnızlık Hissetmek...

51. Hafiflik ve Akıl Azlığı: Gereksiz bakış, konuşma ve hareketler…

52. İnat (Hakkı bildikten sonra inkâr etmek) …

53. Kendinden üstün olana itaatte bulunmamak…

54. Övünmek: Güç ve kuvvetinin yettiğini göstererek övünmek.

55. Nifak (Münafıklık): Zahirin bâtına, sözün fiile uymaması…

56. Aklın ifrat hali olup, batılı hak, eğriyi doğru göstermesi...

57. Zekânın zıddı...

58. Yemek Yemeye ve Cimaya Aşırı Düşkünlük...

59. Şehveti Kuvvetin Azlığı...

60. Günah ve Yasaklara Israrla Devam Etmek…

***

Dilin Afetleri:

Dil, kalp gibi dikkat edilmesi gereken şeylerin en büyüğü ve en önemlilerindendir…

Dili korumak farzdır (vacip)...

Dilin Afetleri, konuşma ve susma olmak üzere iki ana kısımdır…

Konuşma bakımından dilin tehlikeli Afetleri 60 tanedir:

1. Küfür Sözü…

2. Küfür Olması Korkulan Sözler…

3. Hata ile Söylenen Küfür Sözleri…

4. Yalan Söylemek: Bilerek söylendiğinde haramdır...

5. İhtiyaç anında caiz olan, zahirde anlaşılanın dışında bir manayı kastetmek...

6. Gıybet: Kişinin karşısındakine onun da bildiği, tanıdığı birinin kötülüklerini anlatması…

7. Söz Taşıma: Açığa çıkarılmasında hoşlanılmayan bir şeyi açığa çıkarmak…

8. Alay Etmek: Başkalarını küçük görmek ve hafife almak…

9. Lanet Okumak: Bir kimseyi Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmak...

10. Sövmek: Meşru bir sebep olmadıkça caiz değildir...

11. Çirkin Sözler Söylemek: Açık saçık ifadelerle çirkin şeyler anlatmak…

12. Kınama ve Ayıplama...

13. Ölünün Ardından Ağlamak (Feryat ve figan) …

14. Münakaşa Etmek: Başkasının sözündeki bozuklukları açığa çıkararak kınama yapmak...

15. Tartışma: Tartışmayla hasmı utandırmayı ve kendi üstünlüğünü açığa çıkarmayı kastedilirse haramdır...

16. Husumet (Düşmanlık yapmak) ...

17. Şarkı Türkü Söylemek: Külliyen haramdır...

18. Sırrı İfşa Etmek...

19. Bâtıl Şeylere Dalmak…

20. Dilencilik ve Dünyevî Menfaat İstekleri…

21. Avamın Allah'ın Zatı Hakkında Soru Sorması: Anlayışlarının ulaşamayacağı şeyler sormak…

22. Müşkül Meselelerden ve Yanıltıcı Şeylerden Sormak/Hataları Araştırmak...

23. İfadelerde Hataya Düşmek ve İnce Hatalar (Rüya tabirinde hata yapmak) …

24. Söz ile Olan Münafıklık: Överken veya sevgi ifade ederken sözün kalpten geçenlere ters düşmesi...

25. İki Dilli Kimsenin Sözü: İki düşman arasında söz getirip götürmek…

26. Kötü Bir Şeye Şefaat (Aracılık) Etmek...

27. Kötülüğü Emredip İyilikten Alıkoymak (Aslında iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı terk etmek kastedilmiştir) …

28. Kaba Konuşmak ve Bir Namusu Lekelemek...

29. İnsanların Kusurlarını Araştırıp Sormak...

30. Cahil Kimsenin Âlimin Yanında Söze Başlaması…

31. Ezan ve Kamet Esnasında Konuşmak...

32. Namazda Konuşmak...

33. Hutbe Esnasında Konuşmak…

34. Fecr Doğduktan Sonra Dünya Kelamı Etmek…

35. Helada (Tuvalette) Konuşmak…

36. Cima Esnasında Konuşmak...

37. Müslümana Beddua Etmek…

38. Kafire ve Zalime Dua Etmek: İman, adalet veya ıslah şartı olmaksızın hayatta kalması için dua etmek caiz değildir…

39. Kur’an Okunurken Konuşmak...

40. Mümini Korkutmak...

41. Başkasının Sözünü Kesmek…

42. İtiraz ve Muhalefet (Tabi olanın tabi olduğu kimseye itiraz etmesi) …

43. Gereksiz Soru...

44. Üçüncü Kişi Varken İki Kişinin Fısıldaşarak Konuşması…

45. Mahremi Olmayan Kadınlarla Konuşmak: İhtiyaç olmadıkça caiz değildir…

46.Müslüman olmayana Selam Vermek…

47. Abdest Bozandan Selam Almak/Vermek...

48. Günaha Vesile Olmak…

49. Günaha Rıza Göstermek…

50. Kur'an-ı Kerim'i Kendi Görüşüyle Tefsir Etmek...

51. Boş konuşmak...

52. Gereğinden Fazla Konuşmak…

53. Amelde Geciktirme ve Erteleme...

54. Emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkeri terk etmek …

55. Selam vermemek ve selam almamak…

56. Aksırana "Yerhamükellah" dememek...

57. Anne baba ve yakınlarla konuşmayı kesmek ...

58. Gücü yettiği halde mazlumu sözüyle kurtarmamak...

59. Şahitlik yapmamak …

60. Zorunlu halde dilencilik yapmamak …

***

Diğer Azaların Afetleri:

Diğer azalara has olan kötülükler sekiz tanedir...

Bunların dışında kalanlar ise bir azaya has olmaksızın bedenin afetleri başlığı altında toplanmıştır…

1. Kulağın Afetleri:

Kulağın afetleri, helak olma korkusu veya hakkını almak gibi dünyevi bir zaruret olmaksızın, konuşulması caiz olmayan her şeyi dinlemektir...

Bunlara çalgı aletlerini dinlemek, şarkı dinlemek, gıybeti dinlemek ve kötü okuyan kimseden Kur'an dinlemek dahildir…

Ayrıca, kendilerinden hoşlanılmayan topluluğun konuşmalarını dinlemek de bu afetlerdendir… Dinlememe bakımından afetler ise, Kur’an ve hutbeyi, anne babayı, hocayı, iyiliği emredenleri veya zor durumdaki dilenciyi dinlememek gibi vacip veya sünnet olan şeylere kulak vermemektir...

2. Gözün Afetleri:

Gözün afetlerinin en büyüğü bilerek bir insanın avret yerine bakmaktır...

Gözün haramlardan sakındırılması emrolunmuştur…

Diğer afetler şunlardır:

Şehvetle veya şüpheyle bakmak...

Fakir ve zayıflara küçümseme yoluyla bakmak (böbürlenme)…

Zaruret olmaksızın günahlara ve hoş olmayan şeylere bakmak.

Dünyalık işlerde kendisinden üstün olanlara bakmak.

Başkasının evini gözetlemek...

 Namazda gözü kapatmak mekruhtur...

3. Elin Afetleri:

Haksız yere adam öldürmek veya yaralamak...

Suret (resim/heykel) yapmak...

Zaruret olmaksızın haram veya mekruh olan kimseye dokunmak…

Malı helak etmek kesmek, kırmak, yakmak, israf...

Riya ve günah için bir şey vermek...

Karı-kocanın oynaşmaları dışında kalan her oyun ve eğlence…

Hayvanları dövüştürmek...

Can taşıyan bir varlığı hedef yapmak...

Telaffuzu haram olan şeyin yazılması…

Rüşvet alıp vermek…

Haram olduğu bilinen şeyleri almak…

Tırnakları kesmeyip uzatmak, mekruhtur...

Yüzme bilmeyen kimsenin zaruret olmaksızın deniz vasıtasına binmesi…

Bülbül ve benzeri hayvanları kafese koymak...

4. Midenin Afetleri:

Doyduktan sonra yemeğe devam etmek…

Toprak, çamur ve bedene zarar veren şeyleri yemek...

Tedavi için necis olan eti yemek (ihtilaflıdır)…

Çok yemek kalbin katılığına, ilim ve anlayış kıtlığına sebep olur...

Her canının çektiğini yemek ...

5. Tenasül Uzvunun Afetleri:

Zina…

Livada (mutlak olarak haramdır) ...

Hayvanla ilişkiye girmek...

Hayız kadınla ilişkiye girmek…

Karısına arkadan yaklaşmak…

İdrardan sakınmamak (Kabir azabının çoğu idrardandır).

6. Ayağın Afetleri:

Günah işlemek veya yapılan günahı izlemek için günahın işlendiği yerlere gitmek...

Anne babasının izni olmaksızın (bazı şartlarla) cihada çıkmak...

Helak olunacağından korkulan deniz veya çöl yolculuğuna çıkmak…

Taun (veba) hastalığının bulunduğu yere girmek veya oradan kaçarak çıkmak (itikadın korunması maksadı hariç) ...

Başkasının mülkünde izni olmaksızın dolaşmak...

Kabirlerin üzerine basarak yürümek...

Cünübün, hayızlı ve nifaslı kadınların mescide girmesi...

 Kıble tarafına ayak uzatmak...

Zalimlerin ve günümüzdeki emirlerin ayağına gitmek...

7. Bir Azaya Has Olmaksızın Bedenin afetleri:

Bu afetler (toplam 80 tanedir, genel bedeni kapsar ve şunları içerir:

Dans etmek (uzuvları ölçülü veya ölçüsüz hareket ettirmek) ...

Avret yerini özürsüz açmak...

Erkeklerin ipek elbise giymesi veya altın ve gümüş takması (bazı istisnalar hariç)…

Anne babaya asi olmak...

Komşuya eziyet etmek…

Kötü kimselerle arkadaşlık etmek…

Esneme sırasında ağzı açmak (şeytanın girmesinden korkulur) …

Güneş ile gölge arasında oturmak (Şeytanların oturduğu yerlerdir) …

Sihir yapmak…

Muska takmak (ayet ve dualar dışında…

Dövme ve kaş inceltmek gibi Allah'ın yarattığı şekli değiştirmek…

Namazı, abdesti, guslü veya cemaati terk etmek gibi vacip amelleri bırakmak...

Cihadı terk etmek…

Bu listeler, yolcuya düşenin, her bir uzvunu her bir günahtan koruması ve bu durumun kendisinde bir meleke halini almasını sağlaması gerektiğini gösterir…

Böylece kişi takva sahipleri ipine dizilmiş olur…

Ahlakın (karakterin) değiştirilmesinin mümkün olduğu bilgisi, kaynaklarda açıkça ifade edilmiş ve üç temel dayanağa dayandırılmıştır:

1. Şeriat Haberi (Dini Kaynaklar): Ahlakı değiştirmenin mümkün olduğu bilinmektedir, zira şeriatta bununla ilgili bir haberi, ilhamı olmuştur…

2. Akıl Sahibi Kimselerin Sözleri: Bu duruma aynı zamanda akıl sahibi kimselerin sözleri de işaret etmektedir...

3. Tecrübeler: Ahlakın değişebilirliğini gösteren bir diğer delil de tecrübelerdir…

Ahlakın, kendisinden nefsanî fiillerin kolaylıkla meydana geldiği bir meleke olduğunu belirtir...

Ahlakı değiştirebilme imkanının varlığı kabul edildiği için, kalp hastalıklarının tedavisi amacıyla kötü ahlakı gidermenin yolları (ilaçları) detaylı olarak ele alınmıştır...

Ancak bu hususta, kişilerin mizacına göre kabiliyetler değişir...

Kötü ahlakların (rezaletin) tedavisi, hastalıkların hakikatini ve şerlerini, sebeplerini ve zıtlarını, faydalarını ve sebeplerini bilmekle gerçekleşir...

Örneğin, kötü huyları ortadan kaldırmanın yolu, o huyların gerektirdiği şeyleri terk edip, zıddıyla amel etmeye nefsi zorlamak ve bunun bir meleke halini almasını sağlamaktır…

Bu tedavi yöntemlerinin varlığı ve tavsiye edilmesi de ahlakın değiştirilebilir olduğunun pratik kanıtlarıdır…

Ahlakın değiştirilebilir olması, bir terbiye sürecine benzetilebilir…

Bir demircinin, demiri bükerek ona istediği şekli vermesi gibi, insan da nefsini zorlayarak kötü huyunu söküp atabilir ve yerine güzel ahlakı (tevazu, cömertlik gibi) yerleştirebilir, böylece yeni ve istenilen karakterini inşa edebilir…

14 Kasım, 2025

KISAS-I ENBİYA


 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: KISAS-I ENBİYA

KİTAP YAZARI: AHMED CEVDET PAŞA

***

Kısas-ı Enbiya Kitabı, Ahmed Cevdet Paşa'nın erken İslam tarihine odaklanmaktadır…

İçerik, özellikle Hazret-i Osman'ın halifeliği dönemindeki önemli siyasi ve askeri olayları, yani hicretin yirmi beşinci yılından otuz beşinci yılına kadar uzanan vakalarını, Kıbrıs'ın fethini ve İran savaşlarını detaylıca listelemektedir…

Ayrıca, Hazret-i Peygamber'in fiziki ve ahlaki özelliklerinin yanı sıra, sahabelerin (Ashap-ı Kiram) biyografilerine, faziletlerine ve halifelik seçimindeki rolleri gibi konulara geniş yer ayırmakta, Hazret-i Osman'ın vefatlarına yol açan karmaşık siyasi ve askeri karışıklıkları anlatmaktadır…

İslam'ın ilk dönemlerindeki yönetim, fetihler, iç çekişmeler ve büyük şahsiyetlerin hayatlarına dair zengin tarihi ve biyografik bilgiler sunmaktadır…

Hicretin ilk otuz beş yılı (M. 622 – M. 656), İslam coğrafyasının hızla genişlediği ve siyasi yapısının ilk ciddi iç sınamalarla karşılaştığı kritik bir dönemi kapsamaktadır…

Bu dönemde üç Halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) hüküm sürmüştür...

Bu otuz beş yıllık dönemin temel dinamikleri, coğrafi genişleme, siyasi yapılanma ve iç karışıklıkların (Fitne) başlangıcı olarak özetlenebilir…

Coğrafi Genişleme ve Fetih Hareketleri dönemindeki en belirgin dinamik, İslam devletinin Arap Yarımadası dışına hızla yayılmasıdır…

Başlangıçta Arap Yarımadası'na komşu iki büyük devlet olan İran (Sasani) ve Bizans (Rum) İmparatorlukları zayıflamış durumdaydı…

Hz. Ebubekir Dönemi,

Dinden Dönme savaşları, Hz. Peygamber'in vefatı üzerine Arabistan'da karışıklıklar ve isyanlar çıktı… Yemen'de, Umman'da, Bahreyn'de ve Necid taraflarında dinden dönmeler ve yalancı peygamberlik iddiaları baş gösterdi…

Hz. Ebubekir, bu isyancılarla muharebe ederek İslam kuvvetini tek bir merkezde topladı ve İslam idaresini Hz. Peygamber zamanındaki gibi yoluna koydu…

İlk Fetihlerden sonra, Irak muharebeleri başladı…

Hz. Ömer Dönemi,

İran - Irak, Şam, Filistin, Ürdün, Humus, Halep ve Antakya da fethedilerek Suriye kıtası tamamen Müslümanların eline geçti…

Hz. Ömer, Kudüs'ü bizzat giderek teslim aldı…

Mısır, İskenderiye fethedildi…

Hz. Osman Dönemi,

Afrika ve Akdeniz’de büyük fetihler yapıldı...

Kıbrıs fethedildi…

Deniz muharebeleri ile Akdeniz'de Bizans'a karşı zaferler kazanıldı...

Endülüs muharebesi de başladı...

İran'da çıkan isyanlar bastırıldı ve Horasan tamamen ele geçirildi…

Sonuç olarak, Hz. Ömer devrinde İslam memleketleri kısa zamanda çok büyüyüp genişlemiş, Beyt-ül Mal gelen mallarla dolmuştur…

Siyasi ve İdari Yapılanmada Halifelik makamının belirlenmesi ve ordu/idare merkezlerinin kurulması…

Halifelik, Hz. Peygamber'den sonra Kureyş kabilesinden seçilmesi gereken bir makam olarak kabul edildi, çünkü Kureyş, Arap kabileleri arasında en itibarlı ve nüfuzluydu…

 Hz. Ebubekir, Ensar ile Muhacirler arasındaki tartışmaların ardından, Ümmetin ittifakı ile seçildi…

 Hz. Ömer, Hz. Ebubekir'in vasiyetnamesiyle Halife oldu...

 Hz. Osman, Hz. Ömer'in belirlediği Şûra Meclisi tarafından seçildi...

Hicretin ilk otuz beş yılı, İslam coğrafyasının hızla genişlediği ve siyasi yapısının ilk ciddi iç sınamalarla karşılaştığı kritik bir dönemi kapsamaktadır...

Bu dönemde üç Halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) hüküm sürmüştür...

Bu otuz beş yıllık dönemin temel dinamikleri, coğrafi genişleme, siyasi yapılanma ve iç karışıklıkların (Fitne) başlangıcı olarak özetlenebilir…

İlk 35 yılın sonuna doğru, İslam ümmetini bölecek iç çatışmaların tohumları atıldı...

Dünya Malına Yöneliş, Fetihlerle gelen servet, ganimet ve refahın artması, halk arasında 'dünya menfaatlerine meyil ve lüks yaşam (sefahat) heveslerini artırdı…

İbadet gibi görülen memuriyetler, geçim yeri olmaya başladı…

Hz. Osman döneminde Medine'de dört yüz bin dirheme bahçe, yüz bin dirheme at alınıp satılıyordu...

Siyasi Kırılma ve Kadrolaşma, Hz. Osman'ın yumuşak huylu (halim selim) olması ve akrabasına düşkünlüğü, yönetimin temelini sarsan en büyük dinamik oldu…

Büyük valilikler (Basra, Kufe, Şam, Mısır) genellikle Hz. Osman'ın kendi kabilesi olan Emevi oğullarından atanan genç valilerin eline geçti…

Cennetle Müjdelenen Sa'd İbn-i Vakkas gibi tecrübeli sahabeler azledildi ve yerlerine halk arasında itibarı düşük olan Velid Ukbe gibi Emeviler getirildi...

Bu durum Haşimoğulları başta olmak üzere diğer sahabelerin gönlünü kırdı...

Dini/Siyasi Muhalefet ve Ebu Zer-i Gifari Olayı, Fakirleri gözeten ve zenginliği kınayan Zühd sahibi Ebu Zer (R.A.), Muaviye'nin Şam'daki mal biriktirmesini eleştirdi…

Halife Osman, Ebu Zer'i Rebze'ye gönderdi, Bu olay, Osman aleyhine yapılan en büyük itirazlardan biri oldu...

İbn-i Sebe'nin Çıkışı, Aslen Yahudi olan Abdullah İbn-i Sebe, Hz. Ali'yi varis ilan ederek ve Hz. Osman'ı haksızlıkla suçlayarak Basra, Kufe ve Mısır'da fitne tohumları ekti…

Bu, Ümmet içindeki ayrılıkları kendi fesatları için uygun bulan Şia'nın önde gelen güruhu oldu…

Uthman'ın Şehadeti, Halkın şikayetleri arttı, valiler ve kumandanlar Medine'de toplansa da kesin bir çözüm bulunamadı…

Kufe, Basra ve Mısır'dan gelen asiler (ayaklananlar), Medine'yi kuşattılar…

Hz. Osman'ın Şehadeti ile fitne kapısı kırıldı ve bu durum, İslam milleti arasında onulmayacak bir yara açtı…

Bu kırılmadan sonra, Müslümanlar arasında fitneler eksik olmadı…

Sonuç olarak, Hicretin ilk otuz beş yılındaki siyasi dinamikler, bir ormanın hızla büyümesi ve meyve vermesi, ancak bu zenginliğin beraberinde getirdiği yabani otların ve zehirli sarmaşıkların (fitne ve dünya hırsı) ormanın kendi köklerini boğmaya başlamasına benzer…

Hz. Osman'ın yönetimi, yumuşaklık ve sertlik arasında denge kurması gereken bir terazinin iki gözü gibiydi…

Yumuşaklığın ağır basması, Emevîlerin başı buyruk hareket etmesine izin vererek dengeyi bozdu ve fitneye yol açtı…

***

Bu kitap, Ahmed Cevdet Paşa'nın "Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa" adlı eserinden alınan bölümler olup, yazarın alim ve devlet adamı kimliğini ve edebi üslubunu tanıtan bir önsözle başlamaktadır...

Hz. Adem'den başlayarak Nuh, İbrahim, Yakup, Yusuf, Musa, İsa ve Yahya gibi peygamberlerin hayat hikayeleri ve İsrailoğulları tarihi gibi İslam öncesi döneme ait kıssaları anlatmaktadır…

Ardından, Hz. Muhammed'in doğumu, gençliği, peygamberliği ve Mekke ile Medine'deki İslami mücadelelerini detaylandırarak, Bedir ve Uhud gibi önemli askeri savaşlar ve Hristiyanlık ile Yahudilik gibi diğer dinlerle olan ilişkilere değinmektedir...

Son bölümler ise Hz. Muhammed'in vefatı ve Hz. Ebu Bekir'in halife seçilmesi olaylarını ve İslam toplumunun bu geçiş dönemindeki durumunu ele almaktadır…

Kısas-ı Enbiya'nın İslami açıdan önemi, öncelikle ele aldığı konuların İslam inancının ve tarihinin temel direklerini oluşturmasından kaynaklanır…

Peygamberler Tarihini Kapsaması açısından Eserin ilk kısmı ("Kısas-ı Enbiya"), Hz. Âdem'den başlayarak, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Yunus, Zekeriya, Yahya ve İsa Aleyhimüsselam gibi birçok peygamberin kıssalarını ele alır…

Bu, İslam inancının esasını teşkil eden peygamberler zincirine dair kapsamlı bir sunum sağlar…

Kitabın önemli bir bölümü Son Peygamber Hz. Muhammed'in hayatına (Hazret-i Peygamber'in Zamanı) ve hicretten sonraki önemli olaylara (Bedir, Uhud, Hendek Muharebeleri, Mekke'nin Fethi, Tebük gibi) ayrılmıştır...

Bu olaylar, İslam toplumunun kuruluş ve yayılış sürecini detaylıca açıklar…

Eserin hazırlığı, mukaddes kitaplar, özellikle Kur'an-ı Kerim ve tefsirlerinden (yorumlarından) istifade edilerek yapılmıştır...

Hz. Muhammed'den sonraki tarihi olaylar (halifelerin hayat ve devirleri) için ise yazılı tarih, siyer kitapları ve Hadis ilminin metodu tarihe tatbik edilerek (uygulanarak) hazırlanmıştır...

Eserin yazımında, Hadis ilminin metodu uygulandığı için, ihtilaflar, değişik fikirler ve bazen tek kişinin rivayeti bile ihmal edilmemiştir...

Bu durum, anlatılan tarihi ve dini bilgilerin aktarılmasında gösterilen titizliği ve karşılaştırmalı yöntem kullanımını işaret eder…

Kısas-ı Enbiya'nın edebi ve kültürel önemi, hem yazarının kimliğinden hem de metnin erişilebilir üslubundan ileri gelir…

Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya'sı, yazarın diğer önemli eseri olan Tarih-i Cevdet'in eski devir geleneği ile yazılmış ağır üslubunun aksine, zamana göre çok sade bir üslupla kaleme alınmıştır…

Eserin dilinin sadeliği, onu geniş kitlelere ulaştırmıştır…

Kitap, o dönemin "kulaktan edinilmiş olan basit kültürü ile dahi anlatılabilecek bir tarzda çok tabii ve doğal ve akıcı bir şekilde yazılmıştır…

 Bu özelliği, eseri halka dönük tarih bilgisi bakımından çok faydalıdır kılmıştır…

Ahmed Cevdet Paşa, devrinin en büyük alimlerinden ve ilim bakımından seçkin bir vezirdir...

Otuzdan fazla eser kaleme almış bir yazarın, bu eserde halkın anlayabileceği şekilde akıcı bir dil kullanması, onun edebi yeteneğinin farklı yönlerini gösterir…

Yazarın bu seçimi, dini ve tarihi bilgiyi Osmanlı toplumunun geniş kesimlerine yayma amacına hizmet etmiştir…

Özetle, Kısas-ı Enbiya, İslami açıdan peygamberler tarihini ve İslam'ın kuruluş dönemini Kur'an ve sahih rivayetlere dayandırarak aktaran temel bir eserdir…

Edebi açıdan ise, yazarının dönemine göre alışılmışın dışında sade ve akıcı üslubu sayesinde geniş halk kitlelerine dini ve tarihi bilgileri ulaştırmış, bu yönüyle Türk nesir geleneği içinde önemli bir yer edinmiştir…

***

Kitabın bu kısmı, İslam tarihinin kritik bir dönemini, (Fitne Devri ve Ehl-i Beyt'in Sonu) özellikle de Dört Halife döneminin sonu ve Emeviler Devri'nin başlangıcını ele almaktadır…

Hz. Ali'nin hilafet dönemi ve sonrasındaki önemli olaylara odaklanmaktadır…

Bu olaylar arasında Cemel Vakası, Sıffin Muharebesi ve Hakem Olayı gibi fitne dönemleri bulunmaktadır…

Ayrıca, Hz. Ali ve Hz. Hasan'ın şehadetleri, Muaviye'nin hilafeti ile Emevi yönetiminin kuruluşu ve Kerbela Faciası gibi trajik olaylar detaylıca anlatılmaktadır…

Kitap, dönemin siyasi karışıklıklarını, başta Talha, Zübeyr, Amr bin As ve Ziyad bin Ebih olmak üzere kilit şahsiyetlerin biyografilerini ve faaliyetlerini kapsayarak, İslam toplumundaki büyük ayrılıkların (özellikle Haricilik ve Şiilik gibi fırkaların ortaya çıkışı) tarihsel zeminini sunmaktadır…

Tarihi şahsiyetler arasındaki çekişmeler ve vefatlar, Hilafet devirlerini kökten sarsarak ve dönüştürerek şekillendirmiştir…

Kaynaklara göre, bu olaylar sadece liderlerin değişmesine yol açmakla kalmamış, aynı zamanda Hilafetin doğasını Râşidîn modelinden saltanat (hükümdarlık) modeline doğru evirmiştir…

Bu çekişme ve vefatların Hilafet devirlerini şekillendirme süreci ana hatlarıyla, Hz. Osman'ın Şehadeti ve Hz. Ali'nin Hilafeti, Hz. Osman'ın zalimler (zorbalar) tarafından şehit edilmesi, Hilafetin istikrarını bozan en büyük ilk fitneydi...

Halife seçimi konusunda Mısırlılar Hz. Ali'yi, Basralılar Talha'yı, Kûfeliler ise Zübeyir'i istiyordu, bu da Hilafet makamının boş kalmasına neden oldu…

Zoraki Biat ve Fetret Dönemi, Hz. Ali, Medine halkının ısrarı ve isyancıların baskısıyla Hilafeti kabul etmek zorunda kaldı…

Kısas, Hz. Ali'nin, isyancı grupların gücü nedeniyle Hz. Osman'ın katillerine hemen kısas uygulayamaması, Müslümanlar arasındaki fikir ayrılığını artırdı...

Bu durum, Hz. Ali'ye karşı çıkanların (Emeviler, Hz. Aişe, Talha ve Zübeyir) "Osman'ın kanını isteme" davası etrafında toplanmasına zemin hazırladı…

Hz. Ali'nin Hilafeti, Talha ve Zübeyir gibi Aşere-i Mübeşşere'den olan büyük Sahabelerin biatlarını bozarak ayaklanmasıyla Cemel ve Sıffîn Vak'aları ile Hilafetin Nüfuz Kaybı başladı...

Cemel Vak'ası, Hz. Aişe'nin liderliğinde kurulan Cemel topluluğu ile Hz. Ali'nin ordusu Basra'da karşılaştı…

Bu muharebe sonucunda Talha ve Zübeyir öldürüldü...

Bu vefatlar, Hilafet makamına karşı çıkan ilk büyük direnişi sona erdirdi, ancak Müslümanların büyük kahramanlarının birbirini öldürmesi büyük üzüntüye neden oldu…

Sıffîn Vak'ası, Muaviye, Şam valisi olarak Hz. Ali'ye biat etmeyi reddetti ve Osman’ın kanını talep etme bahanesiyle Hilafet davasına düştü…

İki taraf arasında kanlı Sıffîn Savaşı yaşandı...

Bu savaşta Ammar bin Yâsir gibi önemli Sahabeler şehit oldu…

Ammar'ın katledilmesi, Yezid’in askerlerinin Peygamber Hadisine göre "asi bir topluluk" olduğunu gösterdi...

Haricilerin Çıkışı, Sıffîn'de kesin bir galibiyet elde edilmişken, Muaviye'nin hilesi (mızrak uçlarına Kur'an sayfalarının asılması) ve ordudaki ayrılıkçıların baskısıyla “Hakem Olayı” kabul edildi... Hakemlerin (Ebu Musa El-Eşarî ve Amr-ı Âs) toplandıktan sonra Muaviye lehine karar vermeleri, Hz. Ali'nin hükümetinin zayıflamasına ve Muaviye'nin nüfuzunun artmasına neden oldu...

Harici İsyanları, Hz. Ali'ye karşı çıkan Hariciler (Hüküm ancak Allah'ındır sloganıyla) ortaya çıktı...

Hz. Ali, Nehrevan'da Haricileri yenip dağıtsa da, bu iç savaşlar onun askeri gücünü ve moralini tüketti…

Hz. Ali'nin Şehadeti ve Râşidîn Hilafetinin Sonunu getirdi…

Hicretin 40. yılında bir Harici olan İbn-i Mülcem tarafından suikast sonucu Hz. Ali şehit edildi…

Bu vefat, Müslümanların içindeki fitneyi daha da büyüttü ve Hilafetin dönemini sona erdirdi…

Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Kûfeliler, oğlu Hz. Hasan'a biat ettiler…

Ancak Muaviye hemen Kûfe üzerine yürüdü...

Irak ordusundaki nifak ve düzensizlik ve Hz. Hasan'ın kan dökülmesini önleme arzusu nedeniyle, Hilafetten feragat ederek yönetimi Muaviye'ye devretti…

Bu uzlaşma sayesinde Müslümanlar tek bir Halife'ye bağlandığı için bu yıla "Cemaat Senesi" denildi… Muaviye'nin yönetimi meşruiyet kazandı, ancak kaynaklara göre bu, halkın rızasıyla seçilen Râşidîn Hilafetinden ziyade, zorla ayakta tutulan bir hükümdarlık ve saltanat devriydi...

Hz. Hasan, Hicretin 49. yılında zehirlenerek vefat etti…

Bu durum, Hilafet makamının Ehl-i Beyt'ten tamamen uzaklaşmasına neden oldu…

Muaviye'nin, oğlu Yezid'i veliaht tayin etmesi, Hilafeti kalıtsal bir monarşiye dönüştürme yolundaki en büyük adımıydı...

Muaviye'nin ölümünden sonra Yezid'e biat etmeyi reddeden Hz. Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr, Hicaz'dan ayrıldı…

Hz. Hüseyin, Kûfelilerin daveti üzerine Irak'a giderken Kerbelâ'da Emevî ordusu tarafından muhasara edildi ve katledildi...

Hz. Hüseyin'in beraberindeki Ehl-i Beyt'ten 72 kişinin şehit edilmesi, Müslümanlar arasında büyük bir şok ve nefret yarattı...

Sonuç olarak Kerbelâ Faciası, Emevî Devleti'nin sarsılmasına ve Abdullah bin Zübeyr'in (Hicaz Valisi) Hilafet iddiasıyla Mekke'de ayaklanmasına yol açtı…

Bu, Emevîlerin otoritesinin Suriye dışındaki topraklarda ciddi şekilde zayıflamasına ve yeni çatışmaların (Kâbe'nin kuşatılması) başlamasına neden oldu…

Bu devir, adeta bir domino etkisi gibidir, ilk taş (Hz. Osman'ın şehadeti) düştüğünde, onu takip eden her çatışma (Cemel, Sıffîn, Nehrevan, Kerbela) Hilafet yapısının karakterini değiştiren ve Emevîlerin saltanatını sağlamlaştıran bir sonraki devri zorunlu kılmıştır…

Emevi ve Abbasi Hanedanları arasındaki hilafet mücadeleleri, Abdullah bin Zübeyr'in isyanı ve halifeler Ömer bin Abdülaziz, Mansur, Mehdi ve Harun Reşid gibi önemli figürlerin yönetimlerini kapsamaktadır…

Ayrıca, Türk komutanların artan etkisi, Hariciler ve Karmatiler gibi isyancı gruplarla yapılan savaşlar ve Kur'an'ın yaratılmış olup olmadığı gibi teolojik tartışmalar üzerinde durulmaktadır…

Son kısımlar, Endülüs'teki Emirliklerin hilafet iddiaları ve Büveyhoğulları gibi bölgesel güçlerin yükselişiyle birlikte Abbasi Halifeliği'nin zayıflamasını belirtmektedir…

Bu kitabın II.ciltinin II. Kısımında İslam tarihinin büyük ve kritik geçiş dönemlerini kapsamaktadır...

Bu kısımda, Kerbela Vakası'ndan sonraki karışıklıklarla başlamaktadır…

Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın, Irak'ı istilası ve en büyük rakibi Zübeyr'in oğlu Abdullah'ın şehit olmasıyla Hilafet makamında mutlak bağımsızlığını kazanması…

Bu süreçte Haccac-ı Zalim'in Hicaz'a tayini ve Abdullah bin Zübeyr'i öldürmesi olayları yer almaktadır…

Abdülmelik'in müstakil saltanatı ile başlayıp Velid'in saltanatı ve Ömer Abdülaziz'in halifeliği gibi önemli Emevi halifelerinin dönemleri işlenmektedir…

2. Emevi Devleti'nin Çökmüş ve Abbasi Devleti'nin Kurulmuştur…

Son Emevi halifeleri olan Velid II, İbrahim ve Mervan bin Muhammed'in dönemleri ve iç çatışmaları anlatılır...

Hikâye, Mervan'ın bozulması ve idamı ile Emevi Devleti'nin sona ermesiyle doruk noktasına ulaşır…

Hilafetin Haşimoğullarına geçmesi ve Seffah'a biat olunması hadisesiyle yeni Abbasi Devleti'nin kuruluşu anlatılmaktadır…

3. Abbasi Devleti'nin kuruluşuyla başlayan bu dönem,kitabın bu kısmının ana gövdesini oluşturur ve Hilafetin gücünü kaybettiği, çevresinde yarı bağımsız devletlerin ortaya çıktığı döneme kadar uzanır…

Seffah ve Mansur devirleri, Mehdi, Hadi ve Harun Reşid'in halifelikleri detaylıca işlenmektedir…

Kitabın bu kısmı, Abbasi halifeliğinin Türk kumandanlarının ve yerel hanedanların eline geçtiği dönemi anlatmaktadır…

Özetle kitabın bu kısmı, İslam tarihinin yaklaşık 260 yılı aşkın süresini kapsayan, İkinci Fitne'nin sonundan başlayıp Emevi Devleti'nin tamamını ve Abbasi Devleti'nin Mansur, Harun Reşid ve Me'mun gibi en güçlü halifeleri dönemlerini içererek, Hilafetin Büveyhiler dönemindeki siyasi çöküşüne kadar uzanmaktadır...

***

Kitabın bu kısmı, esasen Emevi Devleti'nin sonundan Abbasi Devleti'nin Büveyhiler dönemindeki siyasi çöküşüne kadar olan dönemi kapsadığından, bu süre zarfındaki Sünni ve Şii hanedanlar/liderler arasındaki hem siyasi güç mücadelelerini hem de teolojik anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak sunmaktadır...

Bu dönemdeki en büyük çatışmalar, Sünni Hilafet makamını temsil eden Emevi ve Abbasi hanedanları ile Hazret-i Ali ve Hazret-i Hasan/Hüseyin soyundan gelen Alevi/Şii liderler arasında yaşanmıştır...

Kerbela'nın Yankıları, Hazret-i Hüseyin’in katillerinin öldürülmesi olaylarıyla başlamaktadır…

Kerbela vakasında bulunanların tespit edilerek idam edilmesi, bu ilk Şii kalkışmalarının intikam temelli olduğunu gösterir…

Muhtar, Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed Hanife adına halkı davet etmekteydi…

Bu durum, o dönemde bile Emeviler ve Zübeyriler karşısında Haşimoğullarının siyasi bir alternatif olarak görüldüğünü ispatlar...

Emevi Devleti özellikle Haccac-ı Zalim'in zulmü nedeniyle Müslümanlar Emevilerden nefret ediyordu… Bu nefret, Şia taifesinin (Ali'yi sevenler) Hilafetin Haşimoğullarına mahsus olduğu inancıyla halkı Osman ve Emeviler aleyhine kışkırtmasını kolaylaştırdı...

Abbasi oğulları, Hilafet makamını ele geçirmek için halkı gizlice, Hazreti Peygamber'in soyundan razı olunacak bir lidere biat etmeye davet etmişlerdir…

Bu kapalı ifade, başlangıçta Alevi taraftarlarının da desteğini almalarını sağlamıştır...

Abbasi Devleti kurulduktan sonra, Abbasoğulları ile Hazret-i Ali evladları (Ehl-i Beyt) arasında büyük bir düşmanlık başladı...

Hazret-i Hasan'ın torunu olan Muhammed Mehdi ve kardeşi İbrahim, Abbasi Halifesi Mansur'a karşı isyan ettiler...

Mansur bu isyanları şiddetle bastırdı, Muhammed Mehdi'yi öldürttü ve Ali taraftarlarını ağır işkencelere tabi tuttu…

Halife Me'mun, Alevilerle Abbasiler arasındaki düşmanlığın kaldırılmasını istediği için, Musa Kâzım’ın oğlu Ali Rıza'yı unvanıyla veliaht tayin etti...

Bu durum, Abbasi oğulları arasında büyük tepkiye neden oldu ve Bağdat'ta Me'mun'un hal edilerek Mehdi’nin oğlu İbrahim'e biat edildi…

Batıniyye'den İsmailîyye mezhebinde bulunan Şiiler, Mağrip'te Ubeydullah Mehdi adına davet yaydılar...

İkiyüz doksan altı senesinde Ubeydiyyin Devleti (Fatımiyye) kuruldu…

Hazret-i Ali evladından olan Zeyd'in oğlu Hasan, Taberistan'da imamlık kurdu…

Deylemliler, Zeydî mezhebindeki Utruş adındaki Alevi’nin davetiyle Müslüman oldular…

Bu hanedan, Abbasi otoritesinden bağımsız hareket etti...

Büveyhoğulları (Al-i Büveyh), Deylemli kökenli olup aslen Alevi İmam Utruş'un davetiyle Müslüman olmuşlardı...

Muiz üd Devle'nin Bağdat'ı zaptetmesiyle Hilafet, Büveyhoğulları’nın eline geçti…

Deylemliler Şii mezhebinden oldukları ve Abbasi Halifeliğini zorla aldıklarına inandıkları için, Muiz üd Halifeyi hal etmeyi düşündü...

Ancak bir yakınının, Halifeyi öldürdükten sonra Alevi bir imama biat edilirse, o imamın kendi askerine güvenip Büveyhileri de öldürebileceği uyarısı üzerine bu fikirden vazgeçti…

Bu olaydan sonra Halifelik manevi bir itibardan ibaret kaldı…

Siyasi mücadelelerin yanı sıra, iktidarı elinde tutan Ehl-i Sünnet (Abbasiler) ile Şiilik mezhepleri arasında ve Ehl-i Sünnet’in kendi içindeki bazı fırkalar arasında derin inanç farklılıkları vardı…

Şiiler, İmamın masum, Haşimî ve Alevî olması gerektiğini savunur ve İmamın bizzat ümmetin işlerini görmesinin şart olmadığını düşünürler…

Zeydiyye fırkası, Hazret-i Ali’yi bütün Sahabenin üzerine takdim ederler...

Bununla birlikte, efdal (Ali) varken efdal olmayanın (Ebu Bekir ve Ömer) Hilafetini kabul ederler...

Zeyd bin Ali bile, Ebu Bekir ve Ömer hakkında hayırdan başka bir şey işitmediğini söylemiştir…

Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer'in Hilafetini kabul etmeyen Şiilere Rafıziye veya İmamiye denir.

Halifeler Me’mun ve Vasık, Mu’tezile mezhebine yakındılar ve Mu’tezile’nin temel akidesi olan "Kur'an'ın mahlûk (yaratılmış) olduğu" fikrini desteklediler...

Me’mun, halkı bu inanca göre imtihana çekmiş, kabul etmeyenleri (Ehl-i Sünnet alimlerini ve fakihlerini) zincire vurdurarak baskı uygulamıştır...

İmam Ahmed Hanbel, bu inancı reddettiği için defalarca işkence görmüş ve hapsedilmiştir…

Halife Mütevekkil, Mu’tezile mezhebinden nefret ederdi...

O, Ehl-i Sünnet mezhebi üzerine yürüdü, Mu’tezile imamlarına şiddet gösterdi ve Hadis alimlerini toplayarak onlara ikramda bulundu…

Halkı Kur'an’ın mahlûk olduğuna inanmaktan men etti...

Hariciler, siyasi otoritelerin düşmanı olmakla birlikte, kendi içlerinde de fikir ayrılıkları vardı…

Şia’nın aşırı fırkaları da mevcuttu…

Karmatîler, Hulûl ve Tenasüh’e inanıp, dinden çıkan ve Şia’nın itikatça en şiddetlilerinden sayılan bir gruptur...

Halife Hazret-i Ali’ye ve ailesine karşı düşmanlığı çok büyüktü...

O, Ehl-i Beyt’i sevenlerin malına ve canına kastederdi…

Hatta Hazret-i Hüseyin’in Kerbela’daki türbesini yıktırarak yerini tarlaya çevirmiştir...

Bu durum, halk arasında büyük üzüntü ve tepkiye yol açmıştır…

Bu hanedanlar ve liderler arasındaki mücadeleler, sadece toprak ve siyasi güç için değil, aynı zamanda Halifelik makamının meşruiyeti, dini liderlik (İmamet) ve hatta İslam’ın temel akideleri gibi hayati konularda da sürdürülmüştür…

Bu durum, Hilafet makamını bazen ilahiyat tartışmaların aracı, bazen de mezhep savaşlarının merkezi haline getirmiştir...

***

Ahmed Cevdet Paşa'nın tarih eseri olan "Kısas-ı Enbiya"nın üçüncü cildinden alınmış olup, yaklaşık olarak hicri 4. ve 6. yüzyıllar arasındaki İslam dünyasının karmaşık siyasi ve askeri durumunu genel bir bakışla sunmaktadır...

Özellikle Büveyhoğulları, Selçuklular, Hamdanoğulları ve Fatımiler gibi çeşitli hanedanlıklar arasındaki iktidar mücadelelerini ve bu dönemde yaşanan mezhep çatışmalarını (Sünni-Şii gerilimi) detaylandırır...

Ayrıca, Doğu ve Batı Türklerinin coğrafi dağılımı ve Gazneliler gibi yeni kurulan Türk devletlerinin Hindistan ve Horasan'daki fetih hareketleri ile Haçlı Seferleri gibi önemli dış olayların İslam coğrafyasına etkilerini kapsamaktadır...

Son olarak, Moğol istilasının yarattığı büyük yıkımı ve dönemin önde gelen alim ve devlet adamlarının (Nizamülmülk, İbn-i Sina, Fahreddin Razi) hayatlarına dair bilgiler sunar...

Orta çağ İslam dünyasında siyasi istikrarsızlığın ve mezhep çatışmalarının temel nedenleri, eldeki kaynaklara göre, idari zayıflık, hanedan içi çekişmeler, askeri zorbalık ve derin mezhepsel ayrılıkların siyasi arenaya yansıması olarak özetlenebilir…

Siyasi istikrarsızlığın en belirgin nedenleri, merkezi otoritenin zayıflaması ve özellikle askeri zümrelerin devleti ele geçirmesiyle ortaya çıkan yönetimsel bozulmalardır…

Siyasi iktidarı ele geçiren askeri grupların kötü yönetimi, mali sistemi çökertmiştir…

Büveyhoğulları’ndan Muiz-üd Devle, ordunun maaş talepleri üzerine yolsuz vergiler çıkarmaya ve halkın mallarını haksız olarak zorla almaya mecbur kalmıştır…

Devletin gelirini artırmak yerine, devlete ait köyleri akrabalarına ve isyan eden bölüklerin başlarına tahsis etmesiyle devlet memurları işten el çekmiş, idari mekanizmalar iş göremez hale gelmiştir...

Halkın elinde kalan köyler, sürekli yağma ve zulme maruz kaldığından, su bentleri ve köprüler gibi faydalı işlere bakılmamış, bu durum köylerin harap olmasına ve dolayısıyla devletin gelirinin eksilmesine neden olmuştur…

Irak emiri Bahtiyar'ın zorla alınan mallar bitince halka saldırması ve türlü türlü fenalıklar yapmağa başlayan alt tabakayı kontrol edememesi, köylerin harap olmasına yol açmıştır...

Halife Muti'den savaş masrafları için zorla aldığı dört yüz bin dirhemi Bahtiyar'ın eğlencesine sarfettiği için savaş işini unutturmuştur...

Ordu içindeki farklı etnik ve mezhepsel grupların çekişmeleri, devleti sürekli iç savaşlara sürüklemiştir…

Muiz-üd Devle’nin, akrabalarının artan burnunu kırmak amacıyla çok sayıda Türk köleleri alıp, onlara arazi vermesi, kendisi ile milleti arasında soğukluğa ve nefrete yol açmıştır...

En önemli istikrarsızlık kaynağı ise Şiiler ile Türkler Sünni arasındaki ırkça ve mezhepçe var olan ihtilaf ve rekabettir...

Ehvaz'da çıkan Deylemli-Türk çatışmasında Muiz-üd Devle, Deylemlilerin telkiniyle Türklerin kanını helal ilan ettirmiştir…

Bu durum, Türk askerlerinin Sebüktekin liderliğinde isyan etmesine neden olmuştur...

Abbasi hilafetinin zayıflamasıyla birlikte, Türk kölemen askerlerinin reisleri hükümetleri ele geçirmişlerdir...

Selçukluların ortaya çıkışı gibi büyük hanedanlıklar bile, başlangıçta Gazneliler gibi mevcut devletlerin köleleri veya kumandanları arasından çıkmıştır...

Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Melik Şah'ın vefatının hemen ardından oğulları arasında çıkan muharebeler yüzünden karışıklığa düşmüş, bu durum devletin kuvvetini tüketmiştir…

Büveyhoğulları da Rüknüddevle'nin ölümünden sonra parçalanmış, Adududdevle’nin vefatından sonra da oğulları arasında ayrılıklar çıkmış ve iktidar mücadelesi yaşanmıştır...

Abbasi Halifeliği, güçlü Sultanların ve emirlerin elinde bir araç haline gelmiştir…

Halife Muti ilah kudretsiz ve mahkûm bir durumda olduğu için Şii uygulamalarına karşı bir şey yapamamıştır...

Halife Kaim'in Melik-ül Mülük unvanını Celalüddevle'ye vermesi, Halife'nin elinde maddi bir kuvvet olmamasına rağmen, sadece lakaplarla meşrulaştırma yetkisini gösterir...

Halife Muti', Bahtiyar'ın muharebe için istediği parayı temin edemeyince, cübbesini, sarığını ve ev eşyasını ucuz pahalı demeyip satarak göndermiştir…

Bu, hilafetin tamamen maddi güçten düştüğünü göstermektedir…

İslam şehirlerindeki karışıklıklar ve iç çekişmeler Kayser Nikefor’a meydanı boş bularak istediği gibi atıp tutma fırsatı vermiştir…

Haçlıların ortaya çıkışı ve ilerlemesi sırasında da Selçuklu şehzadelerinin birbirleriyle uğraşması Haçlılara karşı konulmasını zorlaştırmıştır...

Mezhep çatışmaları, özellikle Şii-Sünni kutuplaşması ve Batinilerin (İsmaililerin) suikast politikaları nedeniyle siyasi istikrarsızlığın önemli bir parçası olmuştur.

Büveyhoğulları'nın  Şii olması, mezhep çatışmalarını Bağdat ve çevresinde şiddetlendirmiştir…

Muiz-üd Devle'nin emriyle 351 senesinde Bağdat camilerinin kapılarına, Hazreti Fatıma’dan Fedek’i zorla alana ve Süfyan'ın oğlu Muavi'ye lanet okuyan yazılar yazılmıştır…

Sünniler bu yazıları geceleri silerek tepki göstermiş…

Muiz-üd Devle, 352 senesinde Aşura günü çarşıların kapanmasını, kadınların saçlarını dağıtıp ağlaşmasını ve Hazret-i Hüseyin için matem yapılmasını emretmiştir…

Aynı yıl Zilhicce'nin Gadir-i Hum Bayramı merasimleri yapılmış, davul zurna çalınmıştır…

Bu uygulamalar 353 senesinde Şiiler ile Sünniler arasında büyük kavgalara neden olmuş, pek çok adam yaralanmış ve mallar yağma edilmiştir…

Zayıflayan Büveyhoğullar döneminde Şiilerin Aşura ve Gadir-i Hum merasimlerine karşılık, Sünniler de Hazreti Sıddık (Ebu Bekir) ile Peygamber'in mağaraya girdiği günü kutlayarak ve Zübeyr’in oğlu Mus'ab'ın öldürüldüğü günde matem tutarak düşmanlığı artırmışlardır…

Mısır ve Şam'da hüküm süren Ubeydiye devleti (Rafizi mezhebinde), Sünni Abbasi hilafetine ve diğer Sünni unsurlara karşı siyasi ve dini bir rakip teşkil etmiştir…

Ubeydi halifesi Muiz, Mısır’da ezanlarda Şii usulü olan “Hayy-ı ala hayrul amel” (Hadi hayırlı işlere) denmeye ve namazlarda besmelenin açık okunmaya başlanmasını emretmiştir…

Şam, Mekke ve Medine’de Ubeydi Halifesi adına hutbe okunması, Abbasi Halifesi Muti’nin otoritesini tehdit etmiştir...

Bu durum, Selçukluların (Sünni) doğuşuyla birlikte Doğu'da Şiilerin etkisinin azalmasına yol açmıştır…

Hasan Sabbah liderliğindeki Batiniler (İsmaililer), suikastlarla devletin önemli kadrolarında sürekli bir korku ve istikrarsızlık yaratmıştır…

Batiniler/İsmaililer, Melik Şah'ın vefatından sonra devletin damarlarına bozuk kan gibi yayılmaya başlamışlardır...

Vezir Nizamülmülk ve daha sonra Sencer'in veziri Fahrüddevle gibi büyük devlet adamları Batiniler tarafından hançerlenerek öldürülmüştür...

Sünni komutan Emir Mevdud, Şam camiinde suikaste uğrayarak öldürülmüştür…

Bazı kumandanların Batinileri bu kötü işlerde kullandığı kaydedilmiştir…

Batiniler’den duyulan korku, devlet büyükleri arasında yayılmıştır...

Batiniler, Kirman’da huzursuzluk çıkardıklarında, Melik Şah'ın kölelerinden İnanç’ı öldürmüşler…

Daha sonra Horasan'daki bazı Batiniler, Guzlar tarafından topluca öldürülmüştür…

 

 

Bu durum, Ortaçağ İslam dünyasının siyasi yapısının, hem idari ve ekonomik bozulmalar hem de mezhep ve etnik kimlikler üzerinden yürütülen amansız iktidar mücadeleleri nedeniyle sürekli olarak sallantıda olduğunu göstermektedir...

Ortaçağ İslam dünyasında yükselen Türk hanedanları olan Selçuklular ve Eyyûbîler, bölgenin güç dengelerini kökten değiştirmiştir…

Bu değişimler; eski hanedanların yıkılması, Sünni otoritenin yeniden merkezileşmesi ve Haçlı Seferleri gibi dış tehditlere karşı güçlü bir mukavemet oluşturulması şeklinde kendini göstermiştir…

Selçukluların yükselişi, başta Abbâsî Halifeliği'ni baskı altında tutan Deylemî Büveyhoğulları'nın yıkılması ve Doğu İslam dünyasının büyük gücü olan Gaznelilerin zayıflamasıyla sonuçlanmıştır…

Selçuklu Devleti'nin kuruluşu 432 senesine denk gelir ve ilk tahta çıkan Tuğrul Bey, Abbâsî Halifeliği üzerinde baskı kuran Büveyhoğulları devletini ortadan kaldırmıştır...

Tuğrul Bey, son Büveyhî hükümdarı Melik Rahim'i Rey kalesine göndererek hapsetmiştir…

Selçuklular, Abbâsî Halifesi Kaimbiemrillah'a itaat göstermiş ve ona doğunun ve batının hükümdarı unvanı verilmesini sağlamıştır…

Tuğrul Bey, Halife'nin kızıyla evlenerek soyunu Peygamber sülalesiyle ilişkilendirme şerefine kavuşmuştur...

Bu durum, zayıflamış olan Halifelik makamının yeniden heybet kazanmasına ve Selçukluların şöhretinin artmasına yol açmıştır...

Selçukluların Sünni (Hanefi) olarak ortaya çıkması, doğuda Şiilerin nüfuzunu ve etkisini azaltmıştır… Selçuklular, Mısır'daki Alevi Halifeliğine karşı da bir güç teşkil etmişlerdir...

Selçuklu Sultanı Melik Şah döneminde devletin sınırları Çin'den Mısır'a, Hindistan'dan Marmara Denizi'ne kadar uzanmıştır…

Selçuklu gücünün artmasıyla, hem doğuda hem batıda (Endülüs ve Mağrip dahil) Abbâsî Halifesi adına hutbe okunması, İslam aleminin birleşeceğine dair bir dehşet ve birlik noktası olarak algılanmıştır...

Selçuklular (Oğuzlar/Türkmenler), Gazneli Sultan Mesud'a karşı kazandıkları zaferlerle Horasan'ı tamamen ele geçirmiş ve Gaznelilerin bölgedeki hâkimiyetini sona erdirmiştir…

Selçuklular, Bizans İmparatorluğu'na (Rumlar) karşı İslam hudutlarını koruyan ana güç haline gelmişlerdir...

Kılıç Arslan'ın (Anadolu Selçukluları) İznik'e kadar hükümetini genişletmesi ve Antakya'yı Rumların elinden alması, İstanbul Kayseri'ni (Aleksi Komnen) büyük korku ve telaşa düşürmüş, bu da Avrupa'yı Haçlı Seferlerine teşvik eden ana nedenlerden biri olmuştur…

Eyyûbîler, Selçuklu İmparatorluğu'nun parçalanma döneminde Zengi hanedanının komutanları arasından çıkarak, özellikle Mısır ve Şam coğrafyasında köklü değişiklikler yapmışlardır...

Selahaddin Eyyubi'nin amcası Şirkuh'un Mısır seferleri ve vefatından sonra Salahaddin, Fâtımî Halifesi Adıd'ın veziri olmuştur...

Salahaddin, 567 senesi Muharrem'inde Mısır'daki Alevi (Fâtımî) Halifesinin adını hutbeden kaldırarak Abbâsî Halifesi Müstadi'nin adını okutmaya başlamıştır...

 

Fâtımî Halifesi Adıd'ın o yıl vefat etmesiyle Mısır'daki Aleviye (Şia) devleti son bulmuş ve Salahaddin Hilafet sarayını ele geçirmiştir…

Bu, Şii otoritesinin bölgedeki en büyük kalesi olan Mısır'ın kesin olarak Sünniliğe dönmesini sağlamıştır...

Salahaddin, Mısır'da Şii mezhebindeki kadıları azlederek, yerlerine Şafii kadılar tayin etmiş ve Sünni mezhebi usullerini yerleştirmeye başlamıştır…

Salahaddin Eyyubi'nin 583 senesinde Haçlı hükümdarlarına karşı Hıttîn'de büyük bir zafer kazanması ve ardından Kudüs'ü fethetmesi, Haçlıların bölgedeki hâkimiyetini sarsan en büyük olaydır...

Salahaddin, Suriye ve Mısır'ı birleştirerek Eyyûbîler Devleti'ni kurmuş ve bu devleti Haçlılar'a karşı cihadın ana merkezi yapmıştır…

Musul, Diyarbekir ve Elcezire'den gelen askerler de Salahaddin'in ordusuna katılarak Haçlılar'a karşı güçlü bir mukavemet oluşturmuştur...

Nureddin Zengi'nin vefatından sonra, Salahaddin, Musul emiri Seyfeddin Gazi'nin ordularını yenerek Halep, Humus, Hama ve Şam gibi Zangidlere ait bölgeleri kendi devletine katmıştır...

Salahaddin'in zaferleri ve Abbâsî Halifesi adına hutbe okutması, Avrupa'da İslam hükümetlerinin birleşerek eski gücüne ulaşacağı endişesini doğurmuştur…

Papa'nın, bu birliği kırmak için Hıristiyan milletlerini Haçlı Seferlerine teşvik ettiği belirtilmiştir...

Eyyûbîler devleti, Selahaddin'in kardeşi Turanşah aracılığıyla Yemen'i fethederek nüfuz alanını Arap Yarımadası'na kadar genişletmiştir…

Bu yükselen Türk hanedanları, Ortaçağ İslam dünyasında siyasi parçalanmışlığın ve mezhep ayrılıklarının yarattığı boşluğu doldurarak, dışarıya (Haçlılar ve Bizans) karşı savunma gücü sağlamış ve Sünni inancın siyasi ve kültürel üstünlüğünü yeniden tesis etmiştir…

Bu hanedanlar, Abbâsî Hilafeti'nin sembolik gücünü kullanarak kendilerini meşrulaştırmışlardır...

***

Kısas-ı Enbiya eserinin bu kısmında Orta Çağ İslam ve Türk tarihi üzerine yoğunlaşılmaktadır…

Cengiz Han ve Moğol istilalarının Orta Asya ve Yakın Doğu üzerindeki yıkıcı etkilerini, göçebe Tatar süvarilerinin savaş tekniklerini ve yaşam tarzlarını detaylandırır…

Aynı zamanda, Anadolu Selçukluları Devleti'nin çöküşünü takiben ortaya çıkan Türkmen Beylikleri'nin yükselişini, bu beyliklerin Haçlılar, Eyyübiler ve Moğol/İlhanlılar ile olan ilişkilerini ve savaşlarını anlatır...

Osman Gazi ve Sultan Orhan dönemlerindeki Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, sınır çatışmaları ve askeri yapılanması hakkında önemli ayrıntılar sunarken, dönemin alimlerini ve edebi dil tartışmalarını da içermektedir...

Türkmenlerin ve Moğolların (Tatarların) Anadolu ve çevresindeki siyasi ve askeri etkileşimi, 13. yüzyıldan itibaren bölgenin kaderini belirleyen karmaşık ve dinamik bir süreç olmuştur…

Bu etkileşim genellikle çatışma, zorunlu itaat, askeri ittifaklar ve büyük Türkmen kitlelerinin Anadolu'ya göçü şeklinde gerçekleşmiştir…

Cengiz Han'ın 700.000 süvari ile Tataristan'dan Batı'ya doğru yürümesiyle başlayan Moğol saldırıları, Maveraünnehir, Horasan ve Acem Irak'ı gibi bölgeleri vurup yağmalamış ve büyük facialara yol açmıştır...

Cengiz'in yol boyunca izlediği yöntem, karşı koyanları toptan öldürmek, itaat edenlerin mallarını yağmalayıp gençlerini askere almaktı…

Bu şiddetli saldırılar neticesinde, Bölgedeki Türkmen ve Kürtler de dahil olmak üzere birçok halk, Tatarların önünden kaçarak (Mısır gibi) diğer İslam bölgelerine sığınmış ve burada büyük bir kuvvet oluşturmuştur…

Cengiz ordusunun önünden kaçan kabileler, aşiretler, şeyhler ve alimler de (Mevlana Celaleddin'i Rumi gibi) Doğu'dan Batı'ya doğru Anadolu'ya göç etmiştir…

Örneğin, Kayıhanlı kabilesi (Osmanlıların ataları) 50.000 kadar Oğuz Obası ile Mahan'dan kalkarak Bitlis civarındaki Ahlat'a göç etmişlerdir...

Türkmenler, Moğol ilerleyişi karşısında farklı saflarda yer almıştır…

Azerbaycan'a yürüyen Tatarlara karşı, Özbek'in kölemeni (Akkuş) civardaki Türkmen ve diğer kabilelerden birçok halkı başına toplayarak Tatar ordusuna öncü olarak katılmıştır...

Kıpçak Türkleri ise Tatarların saldırısına uğrayınca bir kısmı dağlara sığınırken, birçoğu Ruslar ‘la birleşerek Tatarlar aleyhine savaşmıştır...

Harzemşah'ın oğlu Celaleddin'in ordusundaki Harzem askerleri (Türk/Tatar okçularından artakalanlar), Celaleddin'in ölümünden sonra Anadolu'ya gelerek Sultan Alaaddin Keykubat'ın hizmetine girmişlerdir...

Bu askerler, daha sonra Anadolu Sultanı Keyhüsrev ile anlaşamayarak ayrılmış, Fırat'ı geçmiş ve Halep civarını yağmalamıştır…

Harezmli askerlerin bir kısmı, büyük bir bozgun sonrası (Bereket Han'ın ölümünün ardından) Keşlihan'la birlikte doğrudan Tatarlar'a geçmiştir…

Moğolların önünden kaçan Türkmen aşiretleri, Şam ülkesinde bir araya gelmiş, ancak Mısır Sultanı Baybars'tan çekinerek Anadolu'ya hicret etmişlerdir…

Bu durum Anadolu'da Türkmen nüfusunun artmasına ve ileride Osmanlı hamuruna karışmasına sebep olmuştur…

Anadolu Selçuklu Devleti, 13. yüzyılda Tatarlara karşı büyük yenilgiler yaşamıştır…

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, 70.000 askeri olmasına rağmen 40.000 Tatar'a yenilmiş ve devlet gelirinin üçte birini İlhaniler hazinesine vermek şartıyla sulh yapmaya mecbur kalmıştır...

Bu olaydan sonra Anadolu Selçuklu Devleti'nin parıltısı kalmamış, İlhaniler'in bir eyaleti haline gelmiş ve iç işlere bakması için Moğol beyleri atanmıştır…

Anadolu'dan İlhanlılar hazinesine ve beylerine zulmedilerek zorla para toplanmaya devam edilmiştir…

Anadolu'daki Türkmenler, Moğol ve Moğol destekli Selçuklu otoritesine karşı direnç göstermiştir…

Sultan Alaaddin Keykubat, Ermenek'i Rumlar'dan alıp Türkmen aşiretlerini oraya yerleştirmiş ve bu Türkmenler sınır muhafızı (Uç Beyi) olarak görevlendirilmiştir…

Anadolu'daki Türkmenler (Uç Beyleri), Moğollar'a boyun eğmek yerine bağımsızlık davasına kalkmışlardır…

İlhanlılar'ın Anadolu valisi olan Pervane Muinüddin'e itaat etmeyen Türkmenler, dağlara ve sahillere çekilerek Hülagu'dan (İlhan) kendileri için müstakil bir bayrak istemişler…

Hülagu bu isteği kabul etmiş ve Türkmen Beyleri tek başına hükümdar olmuştur…

Karaman'da ortaya çıkan Türkmen Beyleri (Karamanın oğlu Mehmed Bey), Moğollar'la çarpışmıştır… Hatta Mehmed Bey, Farsça'nın kullanılmasını yasaklayarak Türk dilinin resmi dil olmasını emretmiştir…

Karamanlılar, Moğol orduları tarafından dağıtılmış ve Mehmed Bey Tatarlar tarafından öldürülmüştür…

Ancak daha sonra İlhanlı komutanlarının zayıflamasıyla Karaman Beyliği yeniden kurulmuştur…

Türkmen Beyleri, Selçuklu Devleti'nin yıkılması üzerine birer hükümet kurmuştur…

Moğolların en büyük rakibi Mısır'daki Kölemen (Memlük) devletiydi ve bu ordunun çoğunluğunu Kıpçak, Rus, Çerkez, Gürcü ve Ermeni kökenli köleler oluştursa da, Türkler çok olduğu için orduya Türk Kölemenleri deniyordu...

Melik Muzaffer Kutuz komutasındaki bu ordu, Tatarlar'ın önünden kaçan Türkmen, Kürt ve Arapların katılımıyla büyük bir kuvvet haline gelmişti...

1260 senesinde, Mısır Sultanı Melik Muzaffer Kutuz, Ayn-ı Calut'ta İlhanlı kumandanı Ketboğa'ya karşı büyük bir galebe çalmış, Ketboğa öldürülmüş ve Moğolların çoğu kılıçtan geçirilmiştir…

Bu zafer, Tatarları Şam ülkesinden sürmüştür...

Sultan Baybars da, Anadolu'ya giderek Elbistan'da Tatarlara karşı büyük bir zafer kazanmış ve Tatar leşleriyle Elbistan ovasını doldurmuştur...

Timur'un Anadolu'yu istilası, Türkmen gruplarının sadakatini test eden en kritik andı…

Yıldırım Bayezid'in ordusu (300.000 asker) içinde 110.000'i Tatar boyundan (Kara Tatarlar ve Kıpçak'tan kaçan Tatarlar) ve 40.000'i Germiyan, Aydın, Saruhan gibi yeni alınan Türkmen Beyliklerinin başıbozuk askerlerinden oluşuyordu…

Bu Türkmenler, henüz Osmanlı hamuruna karışmamışlardı ve beyleri Timur'un ordusunda bulunuyordu…

Savaş sırasında, Kara Tatarlar ihanetle yerlerini terk edip eski beylerine katıldı ve Osmanlı askerine ok atmaya başladılar...

Yeni alınan Türkmen Beyliklerinin askerleri de eski Beylerinin yanına (Timur'un ordusuna) kaçıp katıldı…

Yıldırım Bayezid, Timur'a bağlı Kemah ve Erzincan'ı almak gibi hatalar yaparak Timur'u kızdırmış ve bu durum Timur'un Anadolu'ya gelmesine zemin hazırlamıştı…

Timur'un zaferinden sonra Anadolu, yeniden Karamanoğlu, Germiyanoğlu, Aydın Beyi gibi Türkmen Beyliklerine taksim edilmiş ve Osmanlı Devleti zayıflatılmıştır...

Ankara yenilgisinden sonra Selçuklu Devleti'nin son kalıntıları ortadan kalkmış, Türkmen Beylikleri yeniden bağımsızlık kazanmıştır…

Bu karışıklık döneminde, Türkmen Beyleri Moğollara boyun eğmek küçüklüğüne düşmeyip birer hükümet kurmuşlardı…

Ancak Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Şah Gazi'nin kurduğu Osmanlı Beyliği, diğer Türkmen Beylikleri gibi aşiret beyliği şeklinde kalmamış, köklü bir saltanat şeklini almıştır…

Bu durum, dağınık olan İslam kuvvetini sağlam bir merkezde toplayan ve Moğol tahakkümüne karşı direnen tek hanedan olarak Osmanlıların yükselişini sağlayan temel unsur olmuştur…

Osmanlı Devleti, zamanla diğer Türkmen Beyliklerini de kendi hamuruna katmıştır…

Türkmenlerin ve Moğolların etkileşimi, Anadolu coğrafyasını yeniden şekillendiren şiddetli bir fırtınaya benzetilebilir…

Türkmenler bu fırtınanın hem mağduru, hem de yeni beylikler kurarak Moğol otoritesini reddetmişler…

Sonuçta en güçlü Osmanlı Devleti'nin inşasında temel yapı taşlarını oluşturmuşlardır…

Türkmenlerin ve Moğolların (Tatarların) Anadolu ve çevresindeki siyasi ve askeri etkileşimi, 13. yüzyıldan itibaren bölgenin kaderini belirleyen karmaşık ve dinamik bir süreç olmuştur…

Bu etkileşim genellikle çatışma, zorunlu itaat, askeri ittifaklar ve büyük Türkmen kitlelerinin Anadolu'ya göçü şeklinde gerçekleşmiştir…

 Cengiz Han'ın 700.000 süvari ile Tataristan'dan Batı'ya doğru yürümesiyle başlayan Moğol saldırıları, Maveraünnehir, Horasan ve Acem Irak'ı gibi bölgeleri vurup yağmalamış ve büyük facialara yol açmıştır...

Cengiz'in yol boyunca izlediği yöntem, karşı koyanları toptan öldürmek, itaat edenlerin mallarını yağmalayıp gençlerini askere almaktı…

Bölgedeki Türkmen ve Kürtler de dahil olmak üzere birçok halk, Tatarların önünden kaçarak diğer İslam bölgelerine sığınmış ve burada büyük bir kuvvet oluşturmuştur…

Cengiz ordusunun önünden kaçan kabileler, aşiretler, şeyhler ve alimler de Doğu’dan Batı'ya doğru Anadolu'ya göç etmiştir...

Türkmenler, Moğol ilerleyişi karşısında farklı saflarda yer almıştır…

Azerbaycan'a yürüyen Tatarlara karşı, Özbek'in kölemeni civardaki Türkmen ve diğer kabilelerden birçok halkı başına toplayarak Tatar ordusuna öncü olarak katılmıştır…

Kıpçak Türkleri ise Tatarların saldırısına uğrayınca bir kısmı dağlara sığınırken, birçoğu Ruslar'la birleşerek Tatarlar aleyhine savaşmıştır…

Harzemşah'ın oğlu Celaleddin'in ordusundaki Harzem askerleri Türk/Tatar okçularından artakalanları, Celaleddin'in ölümünden sonra Anadolu'ya gelerek Sultan Alaaddin Keykubat'ın hizmetine girmişlerdir…

Bu askerler, daha sonra Anadolu Sultanı Keyhüsrev ile anlaşamayarak ayrılmış, Fırat'ı geçmiş ve Halep civarını yağmalamıştır...

Harezmli askerlerin bir kısmı, büyük bir bozgun sonrası Bereket Han'ın ölümünün ardından Keşlihan'la birlikte doğrudan Tatarlar'a geçmiştir…

Moğolların önünden kaçan Türkmen aşiretleri, Şam ülkesinde bir araya gelmiş, ancak Mısır Sultanı Baybars'tan çekinerek Anadolu'ya hicret etmişlerdir…

Bu durum Anadolu'da Türkmen nüfusunun artmasına ve ileride Osmanlı hamuruna karışmasına sebep olmuştur…

Anadolu Selçuklu Devleti, 13. yüzyılda Tatarlara karşı büyük yenilgiler yaşamıştır…

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, 70.000 askeri olmasına rağmen 40.000 Tatar'a yenilmiş ve devlet gelirinin üçte birini İlhaniler hazinesine vermek şartıyla sulh yapmaya mecbur kalmıştır…

Bu olaydan sonra Anadolu Selçuklu Devleti'nin parıltısı kalmamış, İlhaniler'in bir eyaleti haline gelmiş ve iç işlere bakması için Moğol beyleri atanmıştır…

Anadolu'dan İlhanlılar hazinesine ve beylerine zulmedilerek zorla para toplanmaya devam edilmiştir…

Anadolu'daki Türkmenler, Moğol ve Moğol destekli Selçuklu otoritesine karşı direnç göstermiştir…

Sultan Alaaddin Keykubat, Ermenek'i Rumlar'dan alıp Türkmen aşiretlerini oraya yerleştirmiş ve bu Türkmenler sınır muhafızı (Uç Beyi) olarak görevlendirilmiştir...

Anadolu'daki Türkmenler (Uç Beyleri), Moğollar'a boyun eğmek yerine bağımsızlık davasına kalkmışlardır...

İlhanlılar'ın Anadolu valisi olan Pervane Muinüddin'e itaat etmeyen Türkmenler, dağlara ve sahillere çekilerek Hülagu'dan (İlhan) kendileri için müstakil bir bayrak istemişler…

Hülagu bu isteği kabul etmiş ve Türkmen Beyleri tek başına hükümdar olmuştur…

Karaman'da ortaya çıkan Türkmen Beyleri , Moğollar'la çarpışmıştır...

Hatta Mehmed Bey, Farsça'nın kullanılmasını yasaklayarak Türk dilinin resmi dil olmasını emretmiştir…

Karamanlılar, Moğol orduları tarafından dağıtılmış ve Mehmed Bey Tatarlar tarafından öldürülmüştür…

 Ancak daha sonra İlhanlı komutanlarının zayıflamasıyla Karaman Beyliği yeniden kurulmuştur…

Türkmen Beyleri, Selçuklu Devleti'nin yıkılması üzerine birer hükümet kurmuştur…

1260 senesinde, Mısır Sultanı Melik Muzaffer Kutuz, Ayn-ı Calut'ta İlhanlı kumandanı Ketboğa'ya karşı büyük bir galebe çalmış, Ketboğa öldürülmüş ve Moğolların çoğu kılıçtan geçirilmiştir...

Bu zafer, Tatarları Şam ülkesinden sürmüştür…

Sultan Baybars da, Anadolu'ya giderek Elbistan'da Tatarlara karşı büyük bir zafer kazanmış ve Tatar leşleriyle Elbistan ovasını doldurmuştur…

Ankara Savaşı'nda Türkmen ve Tatarların Rolü, Timur'un Anadolu'yu istilası, Türkmen gruplarının sadakatini test eden en kritik andı...

Yıldırım Bayezid'in ordusu içinde Tatar boyundan ve 40.000'i Germiyan, Aydın, Saruhan gibi yeni alınan Türkmen Beyliklerinin başıbozuk askerlerinden oluşuyordu…

Bu Türkmenler, henüz Osmanlı hamuruna karışmamışlardı ve beyleri Timur'un ordusunda bulunuyordu…

Savaş sırasında, Kara Tatarlar ihanetle yerlerini terk edip eski beylerine katıldı ve Osmanlı askerine ok atmaya başladılar...

Yeni alınan Türkmen Beyliklerinin askerleri de Timur'un ordusuna kaçıp katıldı…

Yıldırım Bayezid, Timur'a bağlı Kemah ve Erzincan'ı almak gibi hatalar yaparak Timur'u kızdırmış ve bu durum Timur'un Anadolu'ya gelmesine zemin hazırlamıştı…

Timur'un zaferinden sonra Anadolu, yeniden Karamanoğlu, Germiyanoğlu, Aydın Beyi gibi Türkmen Beyliklerine taksim edilmiş ve Osmanlı Devleti zayıflatılmıştır…

Ankara yenilgisinden sonra Selçuklu Devleti'nin son kalıntıları ortadan kalkmış, Türkmen Beylikleri yeniden bağımsızlık kazanmıştır…

Bu karışıklık döneminde, Türkmen Beyleri Moğollara boyun eğmek küçüklüğüne düşmeyip birer hükümet kurmuşlardı...

Ancak Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Şah Gazi'nin kurduğu Osmanlı Beyliği, diğer Türkmen Beylikleri gibi aşiret beyliği şeklinde kalmamış, köklü bir saltanat şeklini almıştır…

Bu durum, dağınık olan İslam kuvvetini sağlam bir merkezde toplayan ve Moğol tahakkümüne karşı direnen tek hanedan olarak Osmanlıların yükselişini sağlayan temel unsur olmuştur...

Osmanlı Devleti, zamanla diğer Türkmen Beyliklerini de kendi hamuruna katmıştır...

Türkmenlerin ve Moğolların etkileşimi, Anadolu coğrafyasını yeniden şekillendiren şiddetli bir jeopolitik fırtınaya benzetilebilir…

Türkmenler bu fırtınanın hem mağduru göç ve yağma hem de rüzgârı yeni beylikler kurarak Moğol otoritesini reddetmiş oldular…

Sonuçta fırtınanın en güçlü gemisi olan Osmanlı Devleti'nin inşasında temel yapı taşlarını oluşturmuşlardır...

Osmanlı Devleti'nin kuruluşu ve erken dönem kurumlarının gelişim süreçleri, aşiret beyliğinden köklü bir saltanata geçişin adımlarını gösteren, her bir Sultan döneminde yeni kurumların ve nizamların eklendiği dinamik bir süreci ifade eder…

***

Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi'nin hanedanı, Kayıhanlı kabilesinden gelmektedir...

Bu hanedan, gücünü gaza ve cihat yoluyla yavaş yavaş artırmıştır...

Osman Gazi'nin babası Ertuğrul Bey, Sultan Alaaddin Keykubat zamanında Anadolu'ya girmiş ve Karacadağ'da yerleştirilerek öteki Türkmen Beyleri gibi sınır muhafızı (Uç Beyi) tayin edilmişti…

Ertuğrul Bey'e Söğüt (kışlak) ve Domaniç (yaylak) verilmişti...

Ertuğrul Bey'in 1281 senesinde vefatından sonra kabilenin ileri gelenleri, kuvveti, kudreti, şecaati ve liyakati sebebiyle Gazi Osman Bey'i beyliğe seçtiler...

Selçuklu Sultanı, Osman Gazi'ye Söğüt kasabasını bütün köyleri ve etrafını yurtluk ocaklık usulü üzere verdi ve buna dair 1284 tarihli Farsça yazılmış bir yazı gönderdi…

Bu yazıda Osman Gazi'ye Osman Şah gibi lakaplar verilmiştir…

Osman Şah, Karacahisar'ı fethettikten sonra 1289, Sultan Alaaddin tarafından kendisine tuğ, bayrak, hükümdar davulu ve Türkçe yazılmış bir Sultanlık yazısı gönderildi...

Osman Gazi, davul geldikten sonra her gün ikindi zamanı nöbet çalınmasını emretti ve nöbet çalınırken ayakta dururdu…

Bu adet Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar sürdü...

Osman Gazi, Karacahisar'ı aldıktan sonra eski Halifelerin yolunu tutarak resmen kadı tayin etti...

Bu, dava işlerini icra kuvvetinden ayırdı ve keyfi emir verme âdetini ortadan kaldırarak hükümeti aşiret beyliğinden çıkarıp sağlam temellere oturttu…

Şeyh Edebali'nin talebesi olan Dursun Fakih, ilk hatip ve kadı olarak tayin edildi...

688 senesinde Karacahisar'da ilk cuma hutbesini okurken önce Selçuklu Sultanı'nın, sonra da Osman Şah Gazi'nin adını söyledi…

Osman Şah, Eskişehir'e gidince pazar kuruldu…

Germiyanoğlu'nun vergi talebini reddederek, pazar memurlarına ekmek parası olması için her yükten ikişer akça alınmak üzere vergi koydu…

Selçuklu Devleti'nin son kalıntısı olan Sultan Alaaddin'in 1300 senesi içinde tahttan indirilmesi üzerine Selçuklu Devleti ortadan kalktı…

Türkmen Beyleri (Uç Beyleri) birer müstakil hükümet oldular...

Osman Gazi, Selçuklu saltanatının büsbütün ortadan kalkması üzerine 699 veya 700 senesi başında beyler ve aşiret reislerinin biatiyle saltanat tahtına oturdu...

Sultan Orhan 1326-1360 babasının zamanında başkumandan olarak yetişmiş, tahta çıktığında hükümdar gibi devlet teşkilatı yapan odur…

Orhan Gazi, Bursa'yı fethedip (726) orayı saltanat merkezi (payıtaht) yapan ilk sultandır...

Alaaddin Paşa'nın teklifi üzerine 1328 senesinde Sultan Orhan adına altın, dirhem ve akçe (büyük ve küçük gümüş) paralar bastırıldı…

Bu, müstakil bir devlet olmanın en önemli alametiydi…

Büyük kardeşi Alaaddin Paşa, Sultan Orhan'ın ısrarıyla vezirliği kabul etti…

Kendisi devletin kanun ve nizamlarını hazırladı…

Alaaddin Paşa'dan sonra vezir olanlara "Paşa" denmesi adet olmuştur…

İznik'in zaptından sonra (731), boş kalan evler gazilere taksim edildi…

Harap olan binalar tamir edildi ve ilk medrese yapıldı…

Muallimlik Kayserili Şeyh Davud'a verildi…

Osmanlı askerlerinin halktan ayrılması için orduya mahsus elbiseler giymesi ve kale almak için piyade asker çoğaltıldı...

Bu yeni esas kanunlar Alaaddin Paşa'nın teşebbüsü ve Kadı Kara Halil'in yardımıyla konuldu…

Kara Halil, asker olacak Türkler'den kuvvetli olanları seçti…

Bunlara Yaya (piyade) dendi…

Sulh zamanında ziraatla uğraşır ve vergiden muaf olurlardı…

Türk çocuklarından aynı tarzda süvari sınıfı da yapıldı...

Memleket genişleyip asker sayısı artınca, bütün askerlere kumanda edecek Emir-ül ümera (Beylerbeyi veya Serasker) tayin edilmesi ihtiyacı doğdu…

1332 senesinde Şehzade Süleyman Paşa'ya Seraskerlik/Müşirlik verildi…

Sultan Murad Hüdavendigar 1360-1389 döneminde devlet teşkilatı daha da sağlamlaştı ve kalıcı imparatorluk kurumları kuruldu...

Asker sınıfları çoğalınca ordunun dinî işleri de arttı...

O zamana kadar orduya payitahtın kadısı getirildi…

Bu dönemde Bursa Kadısı Candarlı Kara Halil, Kazasker tayin edildi...

Karaman alimlerinden Kara Rüstem'in teklifi üzerine 1363 ganimet mallarından devlete ait beşte birin alınması kuralı kondu...

Beş esirden biri hazine için alınıyordu...

Bu pençik oğlanları yetiştirilip Yeniçeri ordusuna katıldı ve başlarına yeniçeri geçesi giydiriliyordu…

Bu devşirme askerler, İslam adetleri üzerine terbiye edilir, iyi yetişmiş ve devamlı görev başında olan askerlerdi…

Yeniçeriler, bu sayede Osmanlı hamurunun büyümesine sebep olmuşlardır...

Sultan Murad, Oğuz Hanlarının eski adetlerine uyarak imza yerine pençesine al boya sürerek bastı, bu sonradan tuğra icat edilerek taklit edildi…

1368 senesinde Kazasker Kara Halil, fevkalade değerinden dolayı Sadrazam tayin edildi…

Tımarlı süvarilerden kalan yerlerin oğullarına tımar olarak verilmesi nizama bağlandı…

Osmanlı ülkesi büyüdükçe tımar ve süvari askeri de artıyordu...

Yıldırım Bayezid döneminde debdebe ve ihtişam arttığı için hazinenin geliri masrafını karşılayamaz oldu...

Sadrazam Ali Paşa debdebenin, tantananın kurucusu oldu…

Kadıların gündelikleri az olduğu için zulme başlamaları üzerine, halk şikâyet etti…

Padişah, zalim kadılardan seksen kadarının yakılarak öldürülmesini emredecek kadar ileri gitti... Sadrazam Ali Pa'nın girişimiyle 1393 senesinde kadıların hüccet, sicil, nikah izni ve kıymet ücreti almaları için bir kanun çıkarıldı…

Ankara bozgunundan 1402 sonra Osmanlı Devleti üç beyliğe ayrılmıştı (Fetret Devri) …

Çelebi Sultan Mehmed, Musa Çelebi gailesini ortadan kaldırdıktan sonra 1413 Osmanlı Devleti'nin ikinci defa yeniden kurucusu oldu…

Karamanoğlu Mehmed Bey'i yenen Çelebi Sultan Mehmed, hekimi Mevlana Şeyhi'ye ihsanlarda bulunarak onu Hekimbaşılığına tayin etti (İlk Osmanlı hekimbaşısı)…

Çelebi Sultan Mehmed, Haremeyn'e (Mekke ve Medine) Surre gönderme usulünü koyan ilk sultandır…

II. Murad döneminde 1421, devlet işlerinin çoğalması üzerine ulemaya merci olmak üzere bir Şeyhülislam tayinine lüzum görüldü…

O asrın en büyük alimi olan Şemseddin Molla Fenari, Osmanlı Devleti'nin birinci Şeyhülislam'ı tayin edildi…

Çandarlı ailesi (Kara Halil, oğlu Ali Paşa, İbrahim Paşa ve Halil Paşa), ardı ardına kazaskerlikten sadrazamlığa yükselen ilim hanedanını temsil ediyordu…

Erken dönem Osmanlı kurumlarının gelişimi, aşiret düzeninden merkeziyetçi bir imparatorluk yapısına geçişi simgeler…

Osman Gazi'nin başlattığı kadılık sistemi ile hukuki temeller atılmış, Orhan Gazi ve Alaaddin Paşa'nın uygulamalarıyla para basılması, profesyonel ordu ve vezirlik gibi merkezi kurumlar kurulmuş, Murad I döneminde ise Kazaskerlik ve Pençik gibi daha detaylı askeri-hukuki yapılar sisteme eklenerek devletin kurumsal gücü perçinlenmiştir…