KİTAP İNCELEMESİ
***
KİTAP ADI: KISAS-I ENBİYA
KİTAP YAZARI: AHMED CEVDET PAŞA
***
Kısas-ı Enbiya Kitabı, Ahmed Cevdet Paşa'nın erken İslam
tarihine odaklanmaktadır…
İçerik, özellikle Hazret-i Osman'ın halifeliği dönemindeki
önemli siyasi ve askeri olayları, yani hicretin yirmi beşinci yılından otuz
beşinci yılına kadar uzanan vakalarını, Kıbrıs'ın fethini ve İran savaşlarını
detaylıca listelemektedir…
Ayrıca, Hazret-i Peygamber'in fiziki ve ahlaki
özelliklerinin yanı sıra, sahabelerin (Ashap-ı Kiram) biyografilerine,
faziletlerine ve halifelik seçimindeki rolleri gibi konulara geniş yer
ayırmakta, Hazret-i Osman'ın vefatlarına yol açan karmaşık siyasi ve askeri
karışıklıkları anlatmaktadır…
İslam'ın ilk dönemlerindeki yönetim, fetihler, iç çekişmeler
ve büyük şahsiyetlerin hayatlarına dair zengin tarihi ve biyografik bilgiler
sunmaktadır…
Hicretin ilk otuz beş yılı (M. 622 – M. 656), İslam
coğrafyasının hızla genişlediği ve siyasi yapısının ilk ciddi iç sınamalarla
karşılaştığı kritik bir dönemi kapsamaktadır…
Bu dönemde üç Halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman)
hüküm sürmüştür...
Bu otuz beş yıllık dönemin temel dinamikleri, coğrafi
genişleme, siyasi yapılanma ve iç karışıklıkların (Fitne) başlangıcı olarak
özetlenebilir…
Coğrafi Genişleme ve Fetih Hareketleri dönemindeki en
belirgin dinamik, İslam devletinin Arap Yarımadası dışına hızla yayılmasıdır…
Başlangıçta Arap Yarımadası'na komşu iki büyük devlet olan
İran (Sasani) ve Bizans (Rum) İmparatorlukları zayıflamış durumdaydı…
Hz. Ebubekir Dönemi,
Dinden Dönme savaşları, Hz. Peygamber'in vefatı üzerine
Arabistan'da karışıklıklar ve isyanlar çıktı… Yemen'de, Umman'da, Bahreyn'de ve
Necid taraflarında dinden dönmeler ve yalancı peygamberlik iddiaları baş
gösterdi…
Hz. Ebubekir, bu isyancılarla muharebe ederek İslam
kuvvetini tek bir merkezde topladı ve İslam idaresini Hz. Peygamber zamanındaki
gibi yoluna koydu…
İlk Fetihlerden sonra, Irak muharebeleri başladı…
Hz. Ömer Dönemi,
İran - Irak, Şam, Filistin, Ürdün, Humus, Halep ve Antakya
da fethedilerek Suriye kıtası tamamen Müslümanların eline geçti…
Hz. Ömer, Kudüs'ü bizzat giderek teslim aldı…
Mısır, İskenderiye fethedildi…
Hz. Osman Dönemi,
Afrika ve Akdeniz’de büyük fetihler yapıldı...
Kıbrıs fethedildi…
Deniz muharebeleri ile Akdeniz'de Bizans'a karşı zaferler
kazanıldı...
Endülüs muharebesi de başladı...
İran'da çıkan isyanlar bastırıldı ve Horasan tamamen ele
geçirildi…
Sonuç olarak, Hz. Ömer devrinde İslam memleketleri kısa
zamanda çok büyüyüp genişlemiş, Beyt-ül Mal gelen mallarla dolmuştur…
Siyasi ve İdari Yapılanmada Halifelik makamının belirlenmesi
ve ordu/idare merkezlerinin kurulması…
Halifelik, Hz. Peygamber'den sonra Kureyş kabilesinden
seçilmesi gereken bir makam olarak kabul edildi, çünkü Kureyş, Arap kabileleri
arasında en itibarlı ve nüfuzluydu…
Hz. Ebubekir, Ensar
ile Muhacirler arasındaki tartışmaların ardından, Ümmetin ittifakı ile seçildi…
Hz. Ömer, Hz.
Ebubekir'in vasiyetnamesiyle Halife oldu...
Hz. Osman, Hz.
Ömer'in belirlediği Şûra Meclisi tarafından seçildi...
Hicretin ilk otuz beş yılı, İslam coğrafyasının hızla
genişlediği ve siyasi yapısının ilk ciddi iç sınamalarla karşılaştığı kritik
bir dönemi kapsamaktadır...
Bu dönemde üç Halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman)
hüküm sürmüştür...
Bu otuz beş yıllık dönemin temel dinamikleri, coğrafi
genişleme, siyasi yapılanma ve iç karışıklıkların (Fitne) başlangıcı olarak
özetlenebilir…
İlk 35 yılın sonuna doğru, İslam ümmetini bölecek iç
çatışmaların tohumları atıldı...
Dünya Malına Yöneliş, Fetihlerle gelen servet, ganimet ve
refahın artması, halk arasında 'dünya menfaatlerine meyil ve lüks yaşam
(sefahat) heveslerini artırdı…
İbadet gibi görülen memuriyetler, geçim yeri olmaya başladı…
Hz. Osman döneminde Medine'de dört yüz bin dirheme bahçe,
yüz bin dirheme at alınıp satılıyordu...
Siyasi Kırılma ve Kadrolaşma, Hz. Osman'ın yumuşak huylu
(halim selim) olması ve akrabasına düşkünlüğü, yönetimin temelini sarsan en
büyük dinamik oldu…
Büyük valilikler (Basra, Kufe, Şam, Mısır) genellikle Hz.
Osman'ın kendi kabilesi olan Emevi oğullarından atanan genç valilerin eline
geçti…
Cennetle Müjdelenen Sa'd İbn-i Vakkas gibi tecrübeli
sahabeler azledildi ve yerlerine halk arasında itibarı düşük olan Velid Ukbe
gibi Emeviler getirildi...
Bu durum Haşimoğulları başta olmak üzere diğer sahabelerin
gönlünü kırdı...
Dini/Siyasi Muhalefet ve Ebu Zer-i Gifari Olayı, Fakirleri
gözeten ve zenginliği kınayan Zühd sahibi Ebu Zer (R.A.), Muaviye'nin Şam'daki
mal biriktirmesini eleştirdi…
Halife Osman, Ebu Zer'i Rebze'ye gönderdi, Bu olay, Osman
aleyhine yapılan en büyük itirazlardan biri oldu...
İbn-i Sebe'nin Çıkışı, Aslen Yahudi olan Abdullah İbn-i
Sebe, Hz. Ali'yi varis ilan ederek ve Hz. Osman'ı haksızlıkla suçlayarak Basra,
Kufe ve Mısır'da fitne tohumları ekti…
Bu, Ümmet içindeki ayrılıkları kendi fesatları için uygun
bulan Şia'nın önde gelen güruhu oldu…
Uthman'ın Şehadeti, Halkın şikayetleri arttı, valiler ve
kumandanlar Medine'de toplansa da kesin bir çözüm bulunamadı…
Kufe, Basra ve Mısır'dan gelen asiler (ayaklananlar),
Medine'yi kuşattılar…
Hz. Osman'ın Şehadeti ile fitne kapısı kırıldı ve bu durum,
İslam milleti arasında onulmayacak bir yara açtı…
Bu kırılmadan sonra, Müslümanlar arasında fitneler eksik
olmadı…
Sonuç olarak, Hicretin ilk otuz beş yılındaki siyasi
dinamikler, bir ormanın hızla büyümesi ve meyve vermesi, ancak bu zenginliğin
beraberinde getirdiği yabani otların ve zehirli sarmaşıkların (fitne ve dünya
hırsı) ormanın kendi köklerini boğmaya başlamasına benzer…
Hz. Osman'ın yönetimi, yumuşaklık ve sertlik arasında denge
kurması gereken bir terazinin iki gözü gibiydi…
Yumuşaklığın ağır basması, Emevîlerin başı buyruk hareket
etmesine izin vererek dengeyi bozdu ve fitneye yol açtı…
***
Bu kitap, Ahmed Cevdet Paşa'nın "Kısas-ı Enbiya ve
Tevarih-i Hulefa" adlı eserinden alınan bölümler olup, yazarın alim ve
devlet adamı kimliğini ve edebi üslubunu tanıtan bir önsözle başlamaktadır...
Hz. Adem'den başlayarak Nuh, İbrahim, Yakup, Yusuf, Musa,
İsa ve Yahya gibi peygamberlerin hayat hikayeleri ve İsrailoğulları tarihi gibi
İslam öncesi döneme ait kıssaları anlatmaktadır…
Ardından, Hz. Muhammed'in doğumu, gençliği, peygamberliği ve
Mekke ile Medine'deki İslami mücadelelerini detaylandırarak, Bedir ve Uhud gibi
önemli askeri savaşlar ve Hristiyanlık ile Yahudilik gibi diğer dinlerle olan
ilişkilere değinmektedir...
Son bölümler ise Hz. Muhammed'in vefatı ve Hz. Ebu Bekir'in
halife seçilmesi olaylarını ve İslam toplumunun bu geçiş dönemindeki durumunu
ele almaktadır…
Kısas-ı Enbiya'nın İslami açıdan önemi, öncelikle ele aldığı
konuların İslam inancının ve tarihinin temel direklerini oluşturmasından
kaynaklanır…
Peygamberler Tarihini Kapsaması açısından Eserin ilk kısmı
("Kısas-ı Enbiya"), Hz. Âdem'den başlayarak, İdris, Nuh, Hud, Salih,
İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Yunus,
Zekeriya, Yahya ve İsa Aleyhimüsselam gibi birçok peygamberin kıssalarını ele
alır…
Bu, İslam inancının esasını teşkil eden peygamberler
zincirine dair kapsamlı bir sunum sağlar…
Kitabın önemli bir bölümü Son Peygamber Hz. Muhammed'in
hayatına (Hazret-i Peygamber'in Zamanı) ve hicretten sonraki önemli olaylara
(Bedir, Uhud, Hendek Muharebeleri, Mekke'nin Fethi, Tebük gibi) ayrılmıştır...
Bu olaylar, İslam toplumunun kuruluş ve yayılış sürecini
detaylıca açıklar…
Eserin hazırlığı, mukaddes kitaplar, özellikle Kur'an-ı
Kerim ve tefsirlerinden (yorumlarından) istifade edilerek yapılmıştır...
Hz. Muhammed'den sonraki tarihi olaylar (halifelerin hayat
ve devirleri) için ise yazılı tarih, siyer kitapları ve Hadis ilminin metodu
tarihe tatbik edilerek (uygulanarak) hazırlanmıştır...
Eserin yazımında, Hadis ilminin metodu uygulandığı için,
ihtilaflar, değişik fikirler ve bazen tek kişinin rivayeti bile ihmal
edilmemiştir...
Bu durum, anlatılan tarihi ve dini bilgilerin aktarılmasında
gösterilen titizliği ve karşılaştırmalı yöntem kullanımını işaret eder…
Kısas-ı Enbiya'nın edebi ve kültürel önemi, hem yazarının
kimliğinden hem de metnin erişilebilir üslubundan ileri gelir…
Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya'sı, yazarın diğer
önemli eseri olan Tarih-i Cevdet'in eski devir geleneği ile yazılmış ağır
üslubunun aksine, zamana göre çok sade bir üslupla kaleme alınmıştır…
Eserin dilinin sadeliği, onu geniş kitlelere ulaştırmıştır…
Kitap, o dönemin "kulaktan edinilmiş olan basit kültürü
ile dahi anlatılabilecek bir tarzda çok tabii ve doğal ve akıcı bir şekilde
yazılmıştır…
Bu özelliği, eseri
halka dönük tarih bilgisi bakımından çok faydalıdır kılmıştır…
Ahmed Cevdet Paşa, devrinin en büyük alimlerinden ve ilim
bakımından seçkin bir vezirdir...
Otuzdan fazla eser kaleme almış bir yazarın, bu eserde
halkın anlayabileceği şekilde akıcı bir dil kullanması, onun edebi yeteneğinin
farklı yönlerini gösterir…
Yazarın bu seçimi, dini ve tarihi bilgiyi Osmanlı toplumunun
geniş kesimlerine yayma amacına hizmet etmiştir…
Özetle, Kısas-ı Enbiya, İslami açıdan peygamberler tarihini
ve İslam'ın kuruluş dönemini Kur'an ve sahih rivayetlere dayandırarak aktaran
temel bir eserdir…
Edebi açıdan ise, yazarının dönemine göre alışılmışın
dışında sade ve akıcı üslubu sayesinde geniş halk kitlelerine dini ve tarihi
bilgileri ulaştırmış, bu yönüyle Türk nesir geleneği içinde önemli bir yer
edinmiştir…
***
Kitabın bu kısmı, İslam tarihinin kritik bir dönemini,
(Fitne Devri ve Ehl-i Beyt'in Sonu) özellikle de Dört Halife döneminin sonu ve
Emeviler Devri'nin başlangıcını ele almaktadır…
Hz. Ali'nin hilafet dönemi ve sonrasındaki önemli olaylara
odaklanmaktadır…
Bu olaylar arasında Cemel Vakası, Sıffin Muharebesi ve Hakem
Olayı gibi fitne dönemleri bulunmaktadır…
Ayrıca, Hz. Ali ve Hz. Hasan'ın şehadetleri, Muaviye'nin
hilafeti ile Emevi yönetiminin kuruluşu ve Kerbela Faciası gibi trajik olaylar
detaylıca anlatılmaktadır…
Kitap, dönemin siyasi karışıklıklarını, başta Talha, Zübeyr,
Amr bin As ve Ziyad bin Ebih olmak üzere kilit şahsiyetlerin biyografilerini ve
faaliyetlerini kapsayarak, İslam toplumundaki büyük ayrılıkların (özellikle
Haricilik ve Şiilik gibi fırkaların ortaya çıkışı) tarihsel zeminini
sunmaktadır…
Tarihi şahsiyetler arasındaki çekişmeler ve vefatlar,
Hilafet devirlerini kökten sarsarak ve dönüştürerek şekillendirmiştir…
Kaynaklara göre, bu olaylar sadece liderlerin değişmesine
yol açmakla kalmamış, aynı zamanda Hilafetin doğasını Râşidîn modelinden
saltanat (hükümdarlık) modeline doğru evirmiştir…
Bu çekişme ve vefatların Hilafet devirlerini şekillendirme
süreci ana hatlarıyla, Hz. Osman'ın Şehadeti ve Hz. Ali'nin Hilafeti, Hz.
Osman'ın zalimler (zorbalar) tarafından şehit edilmesi, Hilafetin istikrarını
bozan en büyük ilk fitneydi...
Halife seçimi konusunda Mısırlılar Hz. Ali'yi, Basralılar
Talha'yı, Kûfeliler ise Zübeyir'i istiyordu, bu da Hilafet makamının boş
kalmasına neden oldu…
Zoraki Biat ve Fetret Dönemi, Hz. Ali, Medine halkının
ısrarı ve isyancıların baskısıyla Hilafeti kabul etmek zorunda kaldı…
Kısas, Hz. Ali'nin, isyancı grupların gücü nedeniyle Hz.
Osman'ın katillerine hemen kısas uygulayamaması, Müslümanlar arasındaki fikir
ayrılığını artırdı...
Bu durum, Hz. Ali'ye karşı çıkanların (Emeviler, Hz. Aişe,
Talha ve Zübeyir) "Osman'ın kanını isteme" davası etrafında
toplanmasına zemin hazırladı…
Hz. Ali'nin Hilafeti, Talha ve Zübeyir gibi Aşere-i
Mübeşşere'den olan büyük Sahabelerin biatlarını bozarak ayaklanmasıyla Cemel ve
Sıffîn Vak'aları ile Hilafetin Nüfuz Kaybı başladı...
Cemel Vak'ası, Hz. Aişe'nin liderliğinde kurulan Cemel
topluluğu ile Hz. Ali'nin ordusu Basra'da karşılaştı…
Bu muharebe sonucunda Talha ve Zübeyir öldürüldü...
Bu vefatlar, Hilafet makamına karşı çıkan ilk büyük direnişi
sona erdirdi, ancak Müslümanların büyük kahramanlarının birbirini öldürmesi
büyük üzüntüye neden oldu…
Sıffîn Vak'ası, Muaviye, Şam valisi olarak Hz. Ali'ye biat
etmeyi reddetti ve Osman’ın kanını talep etme bahanesiyle Hilafet davasına
düştü…
İki taraf arasında kanlı Sıffîn Savaşı yaşandı...
Bu savaşta Ammar bin Yâsir gibi önemli Sahabeler şehit oldu…
Ammar'ın katledilmesi, Yezid’in askerlerinin Peygamber
Hadisine göre "asi bir topluluk" olduğunu gösterdi...
Haricilerin Çıkışı, Sıffîn'de kesin bir galibiyet elde
edilmişken, Muaviye'nin hilesi (mızrak uçlarına Kur'an sayfalarının asılması)
ve ordudaki ayrılıkçıların baskısıyla “Hakem Olayı” kabul edildi... Hakemlerin
(Ebu Musa El-Eşarî ve Amr-ı Âs) toplandıktan sonra Muaviye lehine karar
vermeleri, Hz. Ali'nin hükümetinin zayıflamasına ve Muaviye'nin nüfuzunun
artmasına neden oldu...
Harici İsyanları, Hz. Ali'ye karşı çıkan Hariciler (Hüküm
ancak Allah'ındır sloganıyla) ortaya çıktı...
Hz. Ali, Nehrevan'da Haricileri yenip dağıtsa da, bu iç
savaşlar onun askeri gücünü ve moralini tüketti…
Hz. Ali'nin Şehadeti ve Râşidîn Hilafetinin Sonunu getirdi…
Hicretin 40. yılında bir Harici olan İbn-i Mülcem tarafından
suikast sonucu Hz. Ali şehit edildi…
Bu vefat, Müslümanların içindeki fitneyi daha da büyüttü ve
Hilafetin dönemini sona erdirdi…
Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Kûfeliler, oğlu Hz. Hasan'a
biat ettiler…
Ancak Muaviye hemen Kûfe üzerine yürüdü...
Irak ordusundaki nifak ve düzensizlik ve Hz. Hasan'ın kan
dökülmesini önleme arzusu nedeniyle, Hilafetten feragat ederek yönetimi
Muaviye'ye devretti…
Bu uzlaşma sayesinde Müslümanlar tek bir Halife'ye
bağlandığı için bu yıla "Cemaat Senesi" denildi… Muaviye'nin yönetimi
meşruiyet kazandı, ancak kaynaklara göre bu, halkın rızasıyla seçilen Râşidîn
Hilafetinden ziyade, zorla ayakta tutulan bir hükümdarlık ve saltanat
devriydi...
Hz. Hasan, Hicretin 49. yılında zehirlenerek vefat etti…
Bu durum, Hilafet makamının Ehl-i Beyt'ten tamamen
uzaklaşmasına neden oldu…
Muaviye'nin, oğlu Yezid'i veliaht tayin etmesi, Hilafeti
kalıtsal bir monarşiye dönüştürme yolundaki en büyük adımıydı...
Muaviye'nin ölümünden sonra Yezid'e biat etmeyi reddeden Hz.
Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr, Hicaz'dan ayrıldı…
Hz. Hüseyin, Kûfelilerin daveti üzerine Irak'a giderken
Kerbelâ'da Emevî ordusu tarafından muhasara edildi ve katledildi...
Hz. Hüseyin'in beraberindeki Ehl-i Beyt'ten 72 kişinin şehit
edilmesi, Müslümanlar arasında büyük bir şok ve nefret yarattı...
Sonuç olarak Kerbelâ Faciası, Emevî Devleti'nin sarsılmasına
ve Abdullah bin Zübeyr'in (Hicaz Valisi) Hilafet iddiasıyla Mekke'de
ayaklanmasına yol açtı…
Bu, Emevîlerin otoritesinin Suriye dışındaki topraklarda
ciddi şekilde zayıflamasına ve yeni çatışmaların (Kâbe'nin kuşatılması)
başlamasına neden oldu…
Bu devir, adeta bir domino etkisi gibidir, ilk taş (Hz.
Osman'ın şehadeti) düştüğünde, onu takip eden her çatışma (Cemel, Sıffîn,
Nehrevan, Kerbela) Hilafet yapısının karakterini değiştiren ve Emevîlerin
saltanatını sağlamlaştıran bir sonraki devri zorunlu kılmıştır…
Emevi ve Abbasi Hanedanları arasındaki hilafet mücadeleleri,
Abdullah bin Zübeyr'in isyanı ve halifeler Ömer bin Abdülaziz, Mansur, Mehdi ve
Harun Reşid gibi önemli figürlerin yönetimlerini kapsamaktadır…
Ayrıca, Türk komutanların artan etkisi, Hariciler ve
Karmatiler gibi isyancı gruplarla yapılan savaşlar ve Kur'an'ın yaratılmış olup
olmadığı gibi teolojik tartışmalar üzerinde durulmaktadır…
Son kısımlar, Endülüs'teki Emirliklerin hilafet iddiaları ve
Büveyhoğulları gibi bölgesel güçlerin yükselişiyle birlikte Abbasi
Halifeliği'nin zayıflamasını belirtmektedir…
Bu kitabın II.ciltinin II. Kısımında İslam tarihinin büyük
ve kritik geçiş dönemlerini kapsamaktadır...
Bu kısımda, Kerbela Vakası'ndan sonraki karışıklıklarla
başlamaktadır…
Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın, Irak'ı istilası ve
en büyük rakibi Zübeyr'in oğlu Abdullah'ın şehit olmasıyla Hilafet makamında
mutlak bağımsızlığını kazanması…
Bu süreçte Haccac-ı Zalim'in Hicaz'a tayini ve Abdullah bin
Zübeyr'i öldürmesi olayları yer almaktadır…
Abdülmelik'in müstakil saltanatı ile başlayıp Velid'in
saltanatı ve Ömer Abdülaziz'in halifeliği gibi önemli Emevi halifelerinin
dönemleri işlenmektedir…
2. Emevi Devleti'nin Çökmüş ve Abbasi Devleti'nin
Kurulmuştur…
Son Emevi halifeleri olan Velid II, İbrahim ve Mervan bin
Muhammed'in dönemleri ve iç çatışmaları anlatılır...
Hikâye, Mervan'ın bozulması ve idamı ile Emevi Devleti'nin
sona ermesiyle doruk noktasına ulaşır…
Hilafetin Haşimoğullarına geçmesi ve Seffah'a biat olunması
hadisesiyle yeni Abbasi Devleti'nin kuruluşu anlatılmaktadır…
3. Abbasi Devleti'nin kuruluşuyla başlayan bu dönem,kitabın
bu kısmının ana gövdesini oluşturur ve Hilafetin gücünü kaybettiği, çevresinde
yarı bağımsız devletlerin ortaya çıktığı döneme kadar uzanır…
Seffah ve Mansur devirleri, Mehdi, Hadi ve Harun Reşid'in
halifelikleri detaylıca işlenmektedir…
Kitabın bu kısmı, Abbasi halifeliğinin Türk kumandanlarının
ve yerel hanedanların eline geçtiği dönemi anlatmaktadır…
Özetle kitabın bu kısmı, İslam tarihinin yaklaşık 260 yılı
aşkın süresini kapsayan, İkinci Fitne'nin sonundan başlayıp Emevi Devleti'nin
tamamını ve Abbasi Devleti'nin Mansur, Harun Reşid ve Me'mun gibi en güçlü
halifeleri dönemlerini içererek, Hilafetin Büveyhiler dönemindeki siyasi
çöküşüne kadar uzanmaktadır...
***
Kitabın bu kısmı, esasen Emevi Devleti'nin sonundan Abbasi
Devleti'nin Büveyhiler dönemindeki siyasi çöküşüne kadar olan dönemi
kapsadığından, bu süre zarfındaki Sünni ve Şii hanedanlar/liderler arasındaki
hem siyasi güç mücadelelerini hem de teolojik anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak
sunmaktadır...
Bu dönemdeki en büyük çatışmalar, Sünni Hilafet makamını
temsil eden Emevi ve Abbasi hanedanları ile Hazret-i Ali ve Hazret-i
Hasan/Hüseyin soyundan gelen Alevi/Şii liderler arasında yaşanmıştır...
Kerbela'nın Yankıları, Hazret-i Hüseyin’in katillerinin
öldürülmesi olaylarıyla başlamaktadır…
Kerbela vakasında bulunanların tespit edilerek idam
edilmesi, bu ilk Şii kalkışmalarının intikam temelli olduğunu gösterir…
Muhtar, Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed Hanife adına halkı
davet etmekteydi…
Bu durum, o dönemde bile Emeviler ve Zübeyriler karşısında
Haşimoğullarının siyasi bir alternatif olarak görüldüğünü ispatlar...
Emevi Devleti özellikle Haccac-ı Zalim'in zulmü nedeniyle
Müslümanlar Emevilerden nefret ediyordu… Bu nefret, Şia taifesinin (Ali'yi
sevenler) Hilafetin Haşimoğullarına mahsus olduğu inancıyla halkı Osman ve
Emeviler aleyhine kışkırtmasını kolaylaştırdı...
Abbasi oğulları, Hilafet makamını ele geçirmek için halkı
gizlice, Hazreti Peygamber'in soyundan razı olunacak bir lidere biat etmeye
davet etmişlerdir…
Bu kapalı ifade, başlangıçta Alevi taraftarlarının da
desteğini almalarını sağlamıştır...
Abbasi Devleti kurulduktan sonra, Abbasoğulları ile Hazret-i
Ali evladları (Ehl-i Beyt) arasında büyük bir düşmanlık başladı...
Hazret-i Hasan'ın torunu olan Muhammed Mehdi ve kardeşi
İbrahim, Abbasi Halifesi Mansur'a karşı isyan ettiler...
Mansur bu isyanları şiddetle bastırdı, Muhammed Mehdi'yi
öldürttü ve Ali taraftarlarını ağır işkencelere tabi tuttu…
Halife Me'mun, Alevilerle Abbasiler arasındaki düşmanlığın
kaldırılmasını istediği için, Musa Kâzım’ın oğlu Ali Rıza'yı unvanıyla veliaht
tayin etti...
Bu durum, Abbasi oğulları arasında büyük tepkiye neden oldu
ve Bağdat'ta Me'mun'un hal edilerek Mehdi’nin oğlu İbrahim'e biat edildi…
Batıniyye'den İsmailîyye mezhebinde bulunan Şiiler,
Mağrip'te Ubeydullah Mehdi adına davet yaydılar...
İkiyüz doksan altı senesinde Ubeydiyyin Devleti (Fatımiyye)
kuruldu…
Hazret-i Ali evladından olan Zeyd'in oğlu Hasan,
Taberistan'da imamlık kurdu…
Deylemliler, Zeydî mezhebindeki Utruş adındaki Alevi’nin
davetiyle Müslüman oldular…
Bu hanedan, Abbasi otoritesinden bağımsız hareket etti...
Büveyhoğulları (Al-i Büveyh), Deylemli kökenli olup aslen
Alevi İmam Utruş'un davetiyle Müslüman olmuşlardı...
Muiz üd Devle'nin Bağdat'ı zaptetmesiyle Hilafet,
Büveyhoğulları’nın eline geçti…
Deylemliler Şii mezhebinden oldukları ve Abbasi Halifeliğini
zorla aldıklarına inandıkları için, Muiz üd Halifeyi hal etmeyi düşündü...
Ancak bir yakınının, Halifeyi öldürdükten sonra Alevi bir
imama biat edilirse, o imamın kendi askerine güvenip Büveyhileri de
öldürebileceği uyarısı üzerine bu fikirden vazgeçti…
Bu olaydan sonra Halifelik manevi bir itibardan ibaret
kaldı…
Siyasi mücadelelerin yanı sıra, iktidarı elinde tutan Ehl-i
Sünnet (Abbasiler) ile Şiilik mezhepleri arasında ve Ehl-i Sünnet’in kendi
içindeki bazı fırkalar arasında derin inanç farklılıkları vardı…
Şiiler, İmamın masum, Haşimî ve Alevî olması gerektiğini
savunur ve İmamın bizzat ümmetin işlerini görmesinin şart olmadığını
düşünürler…
Zeydiyye fırkası, Hazret-i Ali’yi bütün Sahabenin üzerine
takdim ederler...
Bununla birlikte, efdal (Ali) varken efdal olmayanın (Ebu
Bekir ve Ömer) Hilafetini kabul ederler...
Zeyd bin Ali bile, Ebu Bekir ve Ömer hakkında hayırdan başka
bir şey işitmediğini söylemiştir…
Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer'in Hilafetini kabul
etmeyen Şiilere Rafıziye veya İmamiye denir.
Halifeler Me’mun ve Vasık, Mu’tezile mezhebine yakındılar ve
Mu’tezile’nin temel akidesi olan "Kur'an'ın mahlûk (yaratılmış)
olduğu" fikrini desteklediler...
Me’mun, halkı bu inanca göre imtihana çekmiş, kabul
etmeyenleri (Ehl-i Sünnet alimlerini ve fakihlerini) zincire vurdurarak baskı
uygulamıştır...
İmam Ahmed Hanbel, bu inancı reddettiği için defalarca
işkence görmüş ve hapsedilmiştir…
Halife Mütevekkil, Mu’tezile mezhebinden nefret ederdi...
O, Ehl-i Sünnet mezhebi üzerine yürüdü, Mu’tezile imamlarına
şiddet gösterdi ve Hadis alimlerini toplayarak onlara ikramda bulundu…
Halkı Kur'an’ın mahlûk olduğuna inanmaktan men etti...
Hariciler, siyasi otoritelerin düşmanı olmakla birlikte,
kendi içlerinde de fikir ayrılıkları vardı…
Şia’nın aşırı fırkaları da mevcuttu…
Karmatîler, Hulûl ve Tenasüh’e inanıp, dinden çıkan ve
Şia’nın itikatça en şiddetlilerinden sayılan bir gruptur...
Halife Hazret-i Ali’ye ve ailesine karşı düşmanlığı çok
büyüktü...
O, Ehl-i Beyt’i sevenlerin malına ve canına kastederdi…
Hatta Hazret-i Hüseyin’in Kerbela’daki türbesini yıktırarak
yerini tarlaya çevirmiştir...
Bu durum, halk arasında büyük üzüntü ve tepkiye yol
açmıştır…
Bu hanedanlar ve liderler arasındaki mücadeleler, sadece
toprak ve siyasi güç için değil, aynı zamanda Halifelik makamının meşruiyeti,
dini liderlik (İmamet) ve hatta İslam’ın temel akideleri gibi hayati konularda
da sürdürülmüştür…
Bu durum, Hilafet makamını bazen ilahiyat tartışmaların
aracı, bazen de mezhep savaşlarının merkezi haline getirmiştir...
***
Ahmed Cevdet Paşa'nın tarih eseri olan "Kısas-ı
Enbiya"nın üçüncü cildinden alınmış olup, yaklaşık olarak hicri 4. ve 6.
yüzyıllar arasındaki İslam dünyasının karmaşık siyasi ve askeri durumunu genel
bir bakışla sunmaktadır...
Özellikle Büveyhoğulları, Selçuklular, Hamdanoğulları ve
Fatımiler gibi çeşitli hanedanlıklar arasındaki iktidar mücadelelerini ve bu
dönemde yaşanan mezhep çatışmalarını (Sünni-Şii gerilimi) detaylandırır...
Ayrıca, Doğu ve Batı Türklerinin coğrafi dağılımı ve
Gazneliler gibi yeni kurulan Türk devletlerinin Hindistan ve Horasan'daki fetih
hareketleri ile Haçlı Seferleri gibi önemli dış olayların İslam coğrafyasına
etkilerini kapsamaktadır...
Son olarak, Moğol istilasının yarattığı büyük yıkımı ve
dönemin önde gelen alim ve devlet adamlarının (Nizamülmülk, İbn-i Sina,
Fahreddin Razi) hayatlarına dair bilgiler sunar...
Orta çağ İslam dünyasında siyasi istikrarsızlığın ve mezhep
çatışmalarının temel nedenleri, eldeki kaynaklara göre, idari zayıflık, hanedan
içi çekişmeler, askeri zorbalık ve derin mezhepsel ayrılıkların siyasi arenaya
yansıması olarak özetlenebilir…
Siyasi istikrarsızlığın en belirgin nedenleri, merkezi
otoritenin zayıflaması ve özellikle askeri zümrelerin devleti ele geçirmesiyle
ortaya çıkan yönetimsel bozulmalardır…
Siyasi iktidarı ele geçiren askeri grupların kötü yönetimi,
mali sistemi çökertmiştir…
Büveyhoğulları’ndan Muiz-üd Devle, ordunun maaş talepleri
üzerine yolsuz vergiler çıkarmaya ve halkın mallarını haksız olarak zorla
almaya mecbur kalmıştır…
Devletin gelirini artırmak yerine, devlete ait köyleri
akrabalarına ve isyan eden bölüklerin başlarına tahsis etmesiyle devlet
memurları işten el çekmiş, idari mekanizmalar iş göremez hale gelmiştir...
Halkın elinde kalan köyler, sürekli yağma ve zulme maruz
kaldığından, su bentleri ve köprüler gibi faydalı işlere bakılmamış, bu durum
köylerin harap olmasına ve dolayısıyla devletin gelirinin eksilmesine neden
olmuştur…
Irak emiri Bahtiyar'ın zorla alınan mallar bitince halka
saldırması ve türlü türlü fenalıklar yapmağa başlayan alt tabakayı kontrol
edememesi, köylerin harap olmasına yol açmıştır...
Halife Muti'den savaş masrafları için zorla aldığı dört yüz
bin dirhemi Bahtiyar'ın eğlencesine sarfettiği için savaş işini
unutturmuştur...
Ordu içindeki farklı etnik ve mezhepsel grupların
çekişmeleri, devleti sürekli iç savaşlara sürüklemiştir…
Muiz-üd Devle’nin, akrabalarının artan burnunu kırmak
amacıyla çok sayıda Türk köleleri alıp, onlara arazi vermesi, kendisi ile
milleti arasında soğukluğa ve nefrete yol açmıştır...
En önemli istikrarsızlık kaynağı ise Şiiler ile Türkler
Sünni arasındaki ırkça ve mezhepçe var olan ihtilaf ve rekabettir...
Ehvaz'da çıkan Deylemli-Türk çatışmasında Muiz-üd Devle,
Deylemlilerin telkiniyle Türklerin kanını helal ilan ettirmiştir…
Bu durum, Türk askerlerinin Sebüktekin liderliğinde isyan
etmesine neden olmuştur...
Abbasi hilafetinin zayıflamasıyla birlikte, Türk kölemen
askerlerinin reisleri hükümetleri ele geçirmişlerdir...
Selçukluların ortaya çıkışı gibi büyük hanedanlıklar bile,
başlangıçta Gazneliler gibi mevcut devletlerin köleleri veya kumandanları
arasından çıkmıştır...
Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Melik Şah'ın vefatının hemen
ardından oğulları arasında çıkan muharebeler yüzünden karışıklığa düşmüş, bu
durum devletin kuvvetini tüketmiştir…
Büveyhoğulları da Rüknüddevle'nin ölümünden sonra
parçalanmış, Adududdevle’nin vefatından sonra da oğulları arasında ayrılıklar
çıkmış ve iktidar mücadelesi yaşanmıştır...
Abbasi Halifeliği, güçlü Sultanların ve emirlerin elinde bir
araç haline gelmiştir…
Halife Muti ilah kudretsiz ve mahkûm bir durumda olduğu için
Şii uygulamalarına karşı bir şey yapamamıştır...
Halife Kaim'in Melik-ül Mülük unvanını Celalüddevle'ye
vermesi, Halife'nin elinde maddi bir kuvvet olmamasına rağmen, sadece
lakaplarla meşrulaştırma yetkisini gösterir...
Halife Muti', Bahtiyar'ın muharebe için istediği parayı
temin edemeyince, cübbesini, sarığını ve ev eşyasını ucuz pahalı demeyip
satarak göndermiştir…
Bu, hilafetin tamamen maddi güçten düştüğünü göstermektedir…
İslam şehirlerindeki karışıklıklar ve iç çekişmeler Kayser
Nikefor’a meydanı boş bularak istediği gibi atıp tutma fırsatı vermiştir…
Haçlıların ortaya çıkışı ve ilerlemesi sırasında da Selçuklu
şehzadelerinin birbirleriyle uğraşması Haçlılara karşı konulmasını
zorlaştırmıştır...
Mezhep çatışmaları, özellikle Şii-Sünni kutuplaşması ve
Batinilerin (İsmaililerin) suikast politikaları nedeniyle siyasi
istikrarsızlığın önemli bir parçası olmuştur.
Büveyhoğulları'nın
Şii olması, mezhep çatışmalarını Bağdat ve çevresinde
şiddetlendirmiştir…
Muiz-üd Devle'nin emriyle 351 senesinde Bağdat camilerinin
kapılarına, Hazreti Fatıma’dan Fedek’i zorla alana ve Süfyan'ın oğlu Muavi'ye
lanet okuyan yazılar yazılmıştır…
Sünniler bu yazıları geceleri silerek tepki göstermiş…
Muiz-üd Devle, 352 senesinde Aşura günü çarşıların
kapanmasını, kadınların saçlarını dağıtıp ağlaşmasını ve Hazret-i Hüseyin için
matem yapılmasını emretmiştir…
Aynı yıl Zilhicce'nin Gadir-i Hum Bayramı merasimleri
yapılmış, davul zurna çalınmıştır…
Bu uygulamalar 353 senesinde Şiiler ile Sünniler arasında
büyük kavgalara neden olmuş, pek çok adam yaralanmış ve mallar yağma
edilmiştir…
Zayıflayan Büveyhoğullar döneminde Şiilerin Aşura ve Gadir-i
Hum merasimlerine karşılık, Sünniler de Hazreti Sıddık (Ebu Bekir) ile
Peygamber'in mağaraya girdiği günü kutlayarak ve Zübeyr’in oğlu Mus'ab'ın
öldürüldüğü günde matem tutarak düşmanlığı artırmışlardır…
Mısır ve Şam'da hüküm süren Ubeydiye devleti (Rafizi
mezhebinde), Sünni Abbasi hilafetine ve diğer Sünni unsurlara karşı siyasi ve
dini bir rakip teşkil etmiştir…
Ubeydi halifesi Muiz, Mısır’da ezanlarda Şii usulü olan
“Hayy-ı ala hayrul amel” (Hadi hayırlı işlere) denmeye ve namazlarda besmelenin
açık okunmaya başlanmasını emretmiştir…
Şam, Mekke ve Medine’de Ubeydi Halifesi adına hutbe
okunması, Abbasi Halifesi Muti’nin otoritesini tehdit etmiştir...
Bu durum, Selçukluların (Sünni) doğuşuyla birlikte Doğu'da
Şiilerin etkisinin azalmasına yol açmıştır…
Hasan Sabbah liderliğindeki Batiniler (İsmaililer),
suikastlarla devletin önemli kadrolarında sürekli bir korku ve istikrarsızlık
yaratmıştır…
Batiniler/İsmaililer, Melik Şah'ın vefatından sonra devletin
damarlarına bozuk kan gibi yayılmaya başlamışlardır...
Vezir Nizamülmülk ve daha sonra Sencer'in veziri Fahrüddevle
gibi büyük devlet adamları Batiniler tarafından hançerlenerek öldürülmüştür...
Sünni komutan Emir Mevdud, Şam camiinde suikaste uğrayarak
öldürülmüştür…
Bazı kumandanların Batinileri bu kötü işlerde kullandığı
kaydedilmiştir…
Batiniler’den duyulan korku, devlet büyükleri arasında
yayılmıştır...
Batiniler, Kirman’da huzursuzluk çıkardıklarında, Melik
Şah'ın kölelerinden İnanç’ı öldürmüşler…
Daha sonra Horasan'daki bazı Batiniler, Guzlar tarafından
topluca öldürülmüştür…
Bu durum, Ortaçağ İslam dünyasının siyasi yapısının, hem
idari ve ekonomik bozulmalar hem de mezhep ve etnik kimlikler üzerinden
yürütülen amansız iktidar mücadeleleri nedeniyle sürekli olarak sallantıda
olduğunu göstermektedir...
Ortaçağ İslam dünyasında yükselen Türk hanedanları olan
Selçuklular ve Eyyûbîler, bölgenin güç dengelerini kökten değiştirmiştir…
Bu değişimler; eski hanedanların yıkılması, Sünni otoritenin
yeniden merkezileşmesi ve Haçlı Seferleri gibi dış tehditlere karşı güçlü bir
mukavemet oluşturulması şeklinde kendini göstermiştir…
Selçukluların yükselişi, başta Abbâsî Halifeliği'ni baskı
altında tutan Deylemî Büveyhoğulları'nın yıkılması ve Doğu İslam dünyasının
büyük gücü olan Gaznelilerin zayıflamasıyla sonuçlanmıştır…
Selçuklu Devleti'nin kuruluşu 432 senesine denk gelir ve ilk
tahta çıkan Tuğrul Bey, Abbâsî Halifeliği üzerinde baskı kuran Büveyhoğulları
devletini ortadan kaldırmıştır...
Tuğrul Bey, son Büveyhî hükümdarı Melik Rahim'i Rey kalesine
göndererek hapsetmiştir…
Selçuklular, Abbâsî Halifesi Kaimbiemrillah'a itaat
göstermiş ve ona doğunun ve batının hükümdarı unvanı verilmesini sağlamıştır…
Tuğrul Bey, Halife'nin kızıyla evlenerek soyunu Peygamber
sülalesiyle ilişkilendirme şerefine kavuşmuştur...
Bu durum, zayıflamış olan Halifelik makamının yeniden heybet
kazanmasına ve Selçukluların şöhretinin artmasına yol açmıştır...
Selçukluların Sünni (Hanefi) olarak ortaya çıkması, doğuda
Şiilerin nüfuzunu ve etkisini azaltmıştır… Selçuklular, Mısır'daki Alevi
Halifeliğine karşı da bir güç teşkil etmişlerdir...
Selçuklu Sultanı Melik Şah döneminde devletin sınırları
Çin'den Mısır'a, Hindistan'dan Marmara Denizi'ne kadar uzanmıştır…
Selçuklu gücünün artmasıyla, hem doğuda hem batıda (Endülüs
ve Mağrip dahil) Abbâsî Halifesi adına hutbe okunması, İslam aleminin
birleşeceğine dair bir dehşet ve birlik noktası olarak algılanmıştır...
Selçuklular (Oğuzlar/Türkmenler), Gazneli Sultan Mesud'a
karşı kazandıkları zaferlerle Horasan'ı tamamen ele geçirmiş ve Gaznelilerin
bölgedeki hâkimiyetini sona erdirmiştir…
Selçuklular, Bizans İmparatorluğu'na (Rumlar) karşı İslam
hudutlarını koruyan ana güç haline gelmişlerdir...
Kılıç Arslan'ın (Anadolu Selçukluları) İznik'e kadar
hükümetini genişletmesi ve Antakya'yı Rumların elinden alması, İstanbul
Kayseri'ni (Aleksi Komnen) büyük korku ve telaşa düşürmüş, bu da Avrupa'yı
Haçlı Seferlerine teşvik eden ana nedenlerden biri olmuştur…
Eyyûbîler, Selçuklu İmparatorluğu'nun parçalanma döneminde
Zengi hanedanının komutanları arasından çıkarak, özellikle Mısır ve Şam
coğrafyasında köklü değişiklikler yapmışlardır...
Selahaddin Eyyubi'nin amcası Şirkuh'un Mısır seferleri ve
vefatından sonra Salahaddin, Fâtımî Halifesi Adıd'ın veziri olmuştur...
Salahaddin, 567 senesi Muharrem'inde Mısır'daki Alevi
(Fâtımî) Halifesinin adını hutbeden kaldırarak Abbâsî Halifesi Müstadi'nin
adını okutmaya başlamıştır...
Fâtımî Halifesi Adıd'ın o yıl vefat etmesiyle Mısır'daki
Aleviye (Şia) devleti son bulmuş ve Salahaddin Hilafet sarayını ele
geçirmiştir…
Bu, Şii otoritesinin bölgedeki en büyük kalesi olan Mısır'ın
kesin olarak Sünniliğe dönmesini sağlamıştır...
Salahaddin, Mısır'da Şii mezhebindeki kadıları azlederek,
yerlerine Şafii kadılar tayin etmiş ve Sünni mezhebi usullerini yerleştirmeye
başlamıştır…
Salahaddin Eyyubi'nin 583 senesinde Haçlı hükümdarlarına
karşı Hıttîn'de büyük bir zafer kazanması ve ardından Kudüs'ü fethetmesi,
Haçlıların bölgedeki hâkimiyetini sarsan en büyük olaydır...
Salahaddin, Suriye ve Mısır'ı birleştirerek Eyyûbîler
Devleti'ni kurmuş ve bu devleti Haçlılar'a karşı cihadın ana merkezi yapmıştır…
Musul, Diyarbekir ve Elcezire'den gelen askerler de
Salahaddin'in ordusuna katılarak Haçlılar'a karşı güçlü bir mukavemet
oluşturmuştur...
Nureddin Zengi'nin vefatından sonra, Salahaddin, Musul emiri
Seyfeddin Gazi'nin ordularını yenerek Halep, Humus, Hama ve Şam gibi Zangidlere
ait bölgeleri kendi devletine katmıştır...
Salahaddin'in zaferleri ve Abbâsî Halifesi adına hutbe
okutması, Avrupa'da İslam hükümetlerinin birleşerek eski gücüne ulaşacağı
endişesini doğurmuştur…
Papa'nın, bu birliği kırmak için Hıristiyan milletlerini
Haçlı Seferlerine teşvik ettiği belirtilmiştir...
Eyyûbîler devleti, Selahaddin'in kardeşi Turanşah
aracılığıyla Yemen'i fethederek nüfuz alanını Arap Yarımadası'na kadar
genişletmiştir…
Bu yükselen Türk hanedanları, Ortaçağ İslam dünyasında
siyasi parçalanmışlığın ve mezhep ayrılıklarının yarattığı boşluğu doldurarak,
dışarıya (Haçlılar ve Bizans) karşı savunma gücü sağlamış ve Sünni inancın
siyasi ve kültürel üstünlüğünü yeniden tesis etmiştir…
Bu hanedanlar, Abbâsî Hilafeti'nin sembolik gücünü
kullanarak kendilerini meşrulaştırmışlardır...
***
Kısas-ı Enbiya eserinin bu kısmında Orta Çağ İslam ve Türk
tarihi üzerine yoğunlaşılmaktadır…
Cengiz Han ve Moğol istilalarının Orta Asya ve Yakın Doğu
üzerindeki yıkıcı etkilerini, göçebe Tatar süvarilerinin savaş tekniklerini ve
yaşam tarzlarını detaylandırır…
Aynı zamanda, Anadolu Selçukluları Devleti'nin çöküşünü
takiben ortaya çıkan Türkmen Beylikleri'nin yükselişini, bu beyliklerin
Haçlılar, Eyyübiler ve Moğol/İlhanlılar ile olan ilişkilerini ve savaşlarını
anlatır...
Osman Gazi ve Sultan Orhan dönemlerindeki Osmanlı
Devleti'nin kuruluşu, sınır çatışmaları ve askeri yapılanması hakkında önemli
ayrıntılar sunarken, dönemin alimlerini ve edebi dil tartışmalarını da
içermektedir...
Türkmenlerin ve Moğolların (Tatarların) Anadolu ve
çevresindeki siyasi ve askeri etkileşimi, 13. yüzyıldan itibaren bölgenin
kaderini belirleyen karmaşık ve dinamik bir süreç olmuştur…
Bu etkileşim genellikle çatışma, zorunlu itaat, askeri
ittifaklar ve büyük Türkmen kitlelerinin Anadolu'ya göçü şeklinde
gerçekleşmiştir…
Cengiz Han'ın 700.000 süvari ile Tataristan'dan Batı'ya
doğru yürümesiyle başlayan Moğol saldırıları, Maveraünnehir, Horasan ve Acem
Irak'ı gibi bölgeleri vurup yağmalamış ve büyük facialara yol açmıştır...
Cengiz'in yol boyunca izlediği yöntem, karşı koyanları
toptan öldürmek, itaat edenlerin mallarını yağmalayıp gençlerini askere
almaktı…
Bu şiddetli saldırılar neticesinde, Bölgedeki Türkmen ve
Kürtler de dahil olmak üzere birçok halk, Tatarların önünden kaçarak (Mısır
gibi) diğer İslam bölgelerine sığınmış ve burada büyük bir kuvvet
oluşturmuştur…
Cengiz ordusunun önünden kaçan kabileler, aşiretler, şeyhler
ve alimler de (Mevlana Celaleddin'i Rumi gibi) Doğu'dan Batı'ya doğru
Anadolu'ya göç etmiştir…
Örneğin, Kayıhanlı kabilesi (Osmanlıların ataları) 50.000
kadar Oğuz Obası ile Mahan'dan kalkarak Bitlis civarındaki Ahlat'a göç
etmişlerdir...
Türkmenler, Moğol ilerleyişi karşısında farklı saflarda yer
almıştır…
Azerbaycan'a yürüyen Tatarlara karşı, Özbek'in kölemeni
(Akkuş) civardaki Türkmen ve diğer kabilelerden birçok halkı başına toplayarak
Tatar ordusuna öncü olarak katılmıştır...
Kıpçak Türkleri ise Tatarların saldırısına uğrayınca bir
kısmı dağlara sığınırken, birçoğu Ruslar ‘la birleşerek Tatarlar aleyhine
savaşmıştır...
Harzemşah'ın oğlu Celaleddin'in ordusundaki Harzem askerleri
(Türk/Tatar okçularından artakalanlar), Celaleddin'in ölümünden sonra
Anadolu'ya gelerek Sultan Alaaddin Keykubat'ın hizmetine girmişlerdir...
Bu askerler, daha sonra Anadolu Sultanı Keyhüsrev ile
anlaşamayarak ayrılmış, Fırat'ı geçmiş ve Halep civarını yağmalamıştır…
Harezmli askerlerin bir kısmı, büyük bir bozgun sonrası
(Bereket Han'ın ölümünün ardından) Keşlihan'la birlikte doğrudan Tatarlar'a
geçmiştir…
Moğolların önünden kaçan Türkmen aşiretleri, Şam ülkesinde
bir araya gelmiş, ancak Mısır Sultanı Baybars'tan çekinerek Anadolu'ya hicret
etmişlerdir…
Bu durum Anadolu'da Türkmen nüfusunun artmasına ve ileride
Osmanlı hamuruna karışmasına sebep olmuştur…
Anadolu Selçuklu Devleti, 13. yüzyılda Tatarlara karşı büyük
yenilgiler yaşamıştır…
Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, 70.000 askeri olmasına rağmen
40.000 Tatar'a yenilmiş ve devlet gelirinin üçte birini İlhaniler hazinesine
vermek şartıyla sulh yapmaya mecbur kalmıştır...
Bu olaydan sonra Anadolu Selçuklu Devleti'nin parıltısı
kalmamış, İlhaniler'in bir eyaleti haline gelmiş ve iç işlere bakması için
Moğol beyleri atanmıştır…
Anadolu'dan İlhanlılar hazinesine ve beylerine zulmedilerek
zorla para toplanmaya devam edilmiştir…
Anadolu'daki Türkmenler, Moğol ve Moğol destekli Selçuklu
otoritesine karşı direnç göstermiştir…
Sultan Alaaddin Keykubat, Ermenek'i Rumlar'dan alıp Türkmen
aşiretlerini oraya yerleştirmiş ve bu Türkmenler sınır muhafızı (Uç Beyi)
olarak görevlendirilmiştir…
Anadolu'daki Türkmenler (Uç Beyleri), Moğollar'a boyun eğmek
yerine bağımsızlık davasına kalkmışlardır…
İlhanlılar'ın Anadolu valisi olan Pervane Muinüddin'e itaat
etmeyen Türkmenler, dağlara ve sahillere çekilerek Hülagu'dan (İlhan) kendileri
için müstakil bir bayrak istemişler…
Hülagu bu isteği kabul etmiş ve Türkmen Beyleri tek başına
hükümdar olmuştur…
Karaman'da ortaya çıkan Türkmen Beyleri (Karamanın oğlu
Mehmed Bey), Moğollar'la çarpışmıştır… Hatta Mehmed Bey, Farsça'nın
kullanılmasını yasaklayarak Türk dilinin resmi dil olmasını emretmiştir…
Karamanlılar, Moğol orduları tarafından dağıtılmış ve Mehmed
Bey Tatarlar tarafından öldürülmüştür…
Ancak daha sonra İlhanlı komutanlarının zayıflamasıyla
Karaman Beyliği yeniden kurulmuştur…
Türkmen Beyleri, Selçuklu Devleti'nin yıkılması üzerine
birer hükümet kurmuştur…
Moğolların en büyük rakibi Mısır'daki Kölemen (Memlük)
devletiydi ve bu ordunun çoğunluğunu Kıpçak, Rus, Çerkez, Gürcü ve Ermeni
kökenli köleler oluştursa da, Türkler çok olduğu için orduya Türk Kölemenleri
deniyordu...
Melik Muzaffer Kutuz komutasındaki bu ordu, Tatarlar'ın
önünden kaçan Türkmen, Kürt ve Arapların katılımıyla büyük bir kuvvet haline
gelmişti...
1260 senesinde, Mısır Sultanı Melik Muzaffer Kutuz, Ayn-ı
Calut'ta İlhanlı kumandanı Ketboğa'ya karşı büyük bir galebe çalmış, Ketboğa
öldürülmüş ve Moğolların çoğu kılıçtan geçirilmiştir…
Bu zafer, Tatarları Şam ülkesinden sürmüştür...
Sultan Baybars da, Anadolu'ya giderek Elbistan'da Tatarlara
karşı büyük bir zafer kazanmış ve Tatar leşleriyle Elbistan ovasını
doldurmuştur...
Timur'un Anadolu'yu istilası, Türkmen gruplarının sadakatini
test eden en kritik andı…
Yıldırım Bayezid'in ordusu (300.000 asker) içinde 110.000'i
Tatar boyundan (Kara Tatarlar ve Kıpçak'tan kaçan Tatarlar) ve 40.000'i
Germiyan, Aydın, Saruhan gibi yeni alınan Türkmen Beyliklerinin başıbozuk
askerlerinden oluşuyordu…
Bu Türkmenler, henüz Osmanlı hamuruna karışmamışlardı ve
beyleri Timur'un ordusunda bulunuyordu…
Savaş sırasında, Kara Tatarlar ihanetle yerlerini terk edip
eski beylerine katıldı ve Osmanlı askerine ok atmaya başladılar...
Yeni alınan Türkmen Beyliklerinin askerleri de eski
Beylerinin yanına (Timur'un ordusuna) kaçıp katıldı…
Yıldırım Bayezid, Timur'a bağlı Kemah ve Erzincan'ı almak
gibi hatalar yaparak Timur'u kızdırmış ve bu durum Timur'un Anadolu'ya
gelmesine zemin hazırlamıştı…
Timur'un zaferinden sonra Anadolu, yeniden Karamanoğlu,
Germiyanoğlu, Aydın Beyi gibi Türkmen Beyliklerine taksim edilmiş ve Osmanlı
Devleti zayıflatılmıştır...
Ankara yenilgisinden sonra Selçuklu Devleti'nin son
kalıntıları ortadan kalkmış, Türkmen Beylikleri yeniden bağımsızlık
kazanmıştır…
Bu karışıklık döneminde, Türkmen Beyleri Moğollara boyun
eğmek küçüklüğüne düşmeyip birer hükümet kurmuşlardı…
Ancak Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Şah Gazi'nin
kurduğu Osmanlı Beyliği, diğer Türkmen Beylikleri gibi aşiret beyliği şeklinde
kalmamış, köklü bir saltanat şeklini almıştır…
Bu durum, dağınık olan İslam kuvvetini sağlam bir merkezde
toplayan ve Moğol tahakkümüne karşı direnen tek hanedan olarak Osmanlıların
yükselişini sağlayan temel unsur olmuştur…
Osmanlı Devleti, zamanla diğer Türkmen Beyliklerini de kendi
hamuruna katmıştır…
Türkmenlerin ve Moğolların etkileşimi, Anadolu coğrafyasını
yeniden şekillendiren şiddetli bir fırtınaya benzetilebilir…
Türkmenler bu fırtınanın hem mağduru, hem de yeni beylikler
kurarak Moğol otoritesini reddetmişler…
Sonuçta en güçlü Osmanlı Devleti'nin inşasında temel yapı
taşlarını oluşturmuşlardır…
Türkmenlerin ve Moğolların (Tatarların) Anadolu ve
çevresindeki siyasi ve askeri etkileşimi, 13. yüzyıldan itibaren bölgenin
kaderini belirleyen karmaşık ve dinamik bir süreç olmuştur…
Bu etkileşim genellikle çatışma, zorunlu itaat, askeri
ittifaklar ve büyük Türkmen kitlelerinin Anadolu'ya göçü şeklinde
gerçekleşmiştir…
Cengiz Han'ın 700.000
süvari ile Tataristan'dan Batı'ya doğru yürümesiyle başlayan Moğol saldırıları,
Maveraünnehir, Horasan ve Acem Irak'ı gibi bölgeleri vurup yağmalamış ve büyük
facialara yol açmıştır...
Cengiz'in yol boyunca izlediği yöntem, karşı koyanları
toptan öldürmek, itaat edenlerin mallarını yağmalayıp gençlerini askere
almaktı…
Bölgedeki Türkmen ve Kürtler de dahil olmak üzere birçok
halk, Tatarların önünden kaçarak diğer İslam bölgelerine sığınmış ve burada
büyük bir kuvvet oluşturmuştur…
Cengiz ordusunun önünden kaçan kabileler, aşiretler, şeyhler
ve alimler de Doğu’dan Batı'ya doğru Anadolu'ya göç etmiştir...
Türkmenler, Moğol ilerleyişi karşısında farklı saflarda yer
almıştır…
Azerbaycan'a yürüyen Tatarlara karşı, Özbek'in kölemeni
civardaki Türkmen ve diğer kabilelerden birçok halkı başına toplayarak Tatar
ordusuna öncü olarak katılmıştır…
Kıpçak Türkleri ise Tatarların saldırısına uğrayınca bir
kısmı dağlara sığınırken, birçoğu Ruslar'la birleşerek Tatarlar aleyhine
savaşmıştır…
Harzemşah'ın oğlu Celaleddin'in ordusundaki Harzem askerleri
Türk/Tatar okçularından artakalanları, Celaleddin'in ölümünden sonra Anadolu'ya
gelerek Sultan Alaaddin Keykubat'ın hizmetine girmişlerdir…
Bu askerler, daha sonra Anadolu Sultanı Keyhüsrev ile
anlaşamayarak ayrılmış, Fırat'ı geçmiş ve Halep civarını yağmalamıştır...
Harezmli askerlerin bir kısmı, büyük bir bozgun sonrası
Bereket Han'ın ölümünün ardından Keşlihan'la birlikte doğrudan Tatarlar'a
geçmiştir…
Moğolların önünden kaçan Türkmen aşiretleri, Şam ülkesinde
bir araya gelmiş, ancak Mısır Sultanı Baybars'tan çekinerek Anadolu'ya hicret
etmişlerdir…
Bu durum Anadolu'da Türkmen nüfusunun artmasına ve ileride
Osmanlı hamuruna karışmasına sebep olmuştur…
Anadolu Selçuklu Devleti, 13. yüzyılda Tatarlara karşı büyük
yenilgiler yaşamıştır…
Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, 70.000 askeri olmasına rağmen
40.000 Tatar'a yenilmiş ve devlet gelirinin üçte birini İlhaniler hazinesine
vermek şartıyla sulh yapmaya mecbur kalmıştır…
Bu olaydan sonra Anadolu Selçuklu Devleti'nin parıltısı
kalmamış, İlhaniler'in bir eyaleti haline gelmiş ve iç işlere bakması için
Moğol beyleri atanmıştır…
Anadolu'dan İlhanlılar hazinesine ve beylerine zulmedilerek
zorla para toplanmaya devam edilmiştir…
Anadolu'daki Türkmenler, Moğol ve Moğol destekli Selçuklu
otoritesine karşı direnç göstermiştir…
Sultan Alaaddin Keykubat, Ermenek'i Rumlar'dan alıp Türkmen
aşiretlerini oraya yerleştirmiş ve bu Türkmenler sınır muhafızı (Uç Beyi)
olarak görevlendirilmiştir...
Anadolu'daki Türkmenler (Uç Beyleri), Moğollar'a boyun eğmek
yerine bağımsızlık davasına kalkmışlardır...
İlhanlılar'ın Anadolu valisi olan Pervane Muinüddin'e itaat
etmeyen Türkmenler, dağlara ve sahillere çekilerek Hülagu'dan (İlhan) kendileri
için müstakil bir bayrak istemişler…
Hülagu bu isteği kabul etmiş ve Türkmen Beyleri tek başına
hükümdar olmuştur…
Karaman'da ortaya çıkan Türkmen Beyleri , Moğollar'la
çarpışmıştır...
Hatta Mehmed Bey, Farsça'nın kullanılmasını yasaklayarak
Türk dilinin resmi dil olmasını emretmiştir…
Karamanlılar, Moğol orduları tarafından dağıtılmış ve Mehmed
Bey Tatarlar tarafından öldürülmüştür…
Ancak daha sonra
İlhanlı komutanlarının zayıflamasıyla Karaman Beyliği yeniden kurulmuştur…
Türkmen Beyleri, Selçuklu Devleti'nin yıkılması üzerine
birer hükümet kurmuştur…
1260 senesinde, Mısır Sultanı Melik Muzaffer Kutuz, Ayn-ı
Calut'ta İlhanlı kumandanı Ketboğa'ya karşı büyük bir galebe çalmış, Ketboğa
öldürülmüş ve Moğolların çoğu kılıçtan geçirilmiştir...
Bu zafer, Tatarları Şam ülkesinden sürmüştür…
Sultan Baybars da, Anadolu'ya giderek Elbistan'da Tatarlara
karşı büyük bir zafer kazanmış ve Tatar leşleriyle Elbistan ovasını
doldurmuştur…
Ankara Savaşı'nda Türkmen ve Tatarların Rolü, Timur'un
Anadolu'yu istilası, Türkmen gruplarının sadakatini test eden en kritik andı...
Yıldırım Bayezid'in ordusu içinde Tatar boyundan ve 40.000'i
Germiyan, Aydın, Saruhan gibi yeni alınan Türkmen Beyliklerinin başıbozuk
askerlerinden oluşuyordu…
Bu Türkmenler, henüz Osmanlı hamuruna karışmamışlardı ve
beyleri Timur'un ordusunda bulunuyordu…
Savaş sırasında, Kara Tatarlar ihanetle yerlerini terk edip
eski beylerine katıldı ve Osmanlı askerine ok atmaya başladılar...
Yeni alınan Türkmen Beyliklerinin askerleri de Timur'un
ordusuna kaçıp katıldı…
Yıldırım Bayezid, Timur'a bağlı Kemah ve Erzincan'ı almak
gibi hatalar yaparak Timur'u kızdırmış ve bu durum Timur'un Anadolu'ya
gelmesine zemin hazırlamıştı…
Timur'un zaferinden sonra Anadolu, yeniden Karamanoğlu,
Germiyanoğlu, Aydın Beyi gibi Türkmen Beyliklerine taksim edilmiş ve Osmanlı
Devleti zayıflatılmıştır…
Ankara yenilgisinden sonra Selçuklu Devleti'nin son
kalıntıları ortadan kalkmış, Türkmen Beylikleri yeniden bağımsızlık
kazanmıştır…
Bu karışıklık döneminde, Türkmen Beyleri Moğollara boyun
eğmek küçüklüğüne düşmeyip birer hükümet kurmuşlardı...
Ancak Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Şah Gazi'nin
kurduğu Osmanlı Beyliği, diğer Türkmen Beylikleri gibi aşiret beyliği şeklinde
kalmamış, köklü bir saltanat şeklini almıştır…
Bu durum, dağınık olan İslam kuvvetini sağlam bir merkezde
toplayan ve Moğol tahakkümüne karşı direnen tek hanedan olarak Osmanlıların
yükselişini sağlayan temel unsur olmuştur...
Osmanlı Devleti, zamanla diğer Türkmen Beyliklerini de kendi
hamuruna katmıştır...
Türkmenlerin ve Moğolların etkileşimi, Anadolu coğrafyasını
yeniden şekillendiren şiddetli bir jeopolitik fırtınaya benzetilebilir…
Türkmenler bu fırtınanın hem mağduru göç ve yağma hem de
rüzgârı yeni beylikler kurarak Moğol otoritesini reddetmiş oldular…
Sonuçta fırtınanın en güçlü gemisi olan Osmanlı Devleti'nin
inşasında temel yapı taşlarını oluşturmuşlardır...
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu ve erken dönem kurumlarının
gelişim süreçleri, aşiret beyliğinden köklü bir saltanata geçişin adımlarını
gösteren, her bir Sultan döneminde yeni kurumların ve nizamların eklendiği
dinamik bir süreci ifade eder…
***
Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi'nin hanedanı,
Kayıhanlı kabilesinden gelmektedir...
Bu hanedan, gücünü gaza ve cihat yoluyla yavaş yavaş
artırmıştır...
Osman Gazi'nin babası Ertuğrul Bey, Sultan Alaaddin Keykubat
zamanında Anadolu'ya girmiş ve Karacadağ'da yerleştirilerek öteki Türkmen
Beyleri gibi sınır muhafızı (Uç Beyi) tayin edilmişti…
Ertuğrul Bey'e Söğüt (kışlak) ve Domaniç (yaylak)
verilmişti...
Ertuğrul Bey'in 1281 senesinde vefatından sonra kabilenin
ileri gelenleri, kuvveti, kudreti, şecaati ve liyakati sebebiyle Gazi Osman
Bey'i beyliğe seçtiler...
Selçuklu Sultanı, Osman Gazi'ye Söğüt kasabasını bütün
köyleri ve etrafını yurtluk ocaklık usulü üzere verdi ve buna dair 1284 tarihli
Farsça yazılmış bir yazı gönderdi…
Bu yazıda Osman Gazi'ye Osman Şah gibi lakaplar verilmiştir…
Osman Şah, Karacahisar'ı fethettikten sonra 1289, Sultan
Alaaddin tarafından kendisine tuğ, bayrak, hükümdar davulu ve Türkçe yazılmış
bir Sultanlık yazısı gönderildi...
Osman Gazi, davul geldikten sonra her gün ikindi zamanı
nöbet çalınmasını emretti ve nöbet çalınırken ayakta dururdu…
Bu adet Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar sürdü...
Osman Gazi, Karacahisar'ı aldıktan sonra eski Halifelerin
yolunu tutarak resmen kadı tayin etti...
Bu, dava işlerini icra kuvvetinden ayırdı ve keyfi emir
verme âdetini ortadan kaldırarak hükümeti aşiret beyliğinden çıkarıp sağlam
temellere oturttu…
Şeyh Edebali'nin talebesi olan Dursun Fakih, ilk hatip ve
kadı olarak tayin edildi...
688 senesinde Karacahisar'da ilk cuma hutbesini okurken önce
Selçuklu Sultanı'nın, sonra da Osman Şah Gazi'nin adını söyledi…
Osman Şah, Eskişehir'e gidince pazar kuruldu…
Germiyanoğlu'nun vergi talebini reddederek, pazar
memurlarına ekmek parası olması için her yükten ikişer akça alınmak üzere vergi
koydu…
Selçuklu Devleti'nin son kalıntısı olan Sultan Alaaddin'in
1300 senesi içinde tahttan indirilmesi üzerine Selçuklu Devleti ortadan kalktı…
Türkmen Beyleri (Uç Beyleri) birer müstakil hükümet
oldular...
Osman Gazi, Selçuklu saltanatının büsbütün ortadan kalkması
üzerine 699 veya 700 senesi başında beyler ve aşiret reislerinin biatiyle
saltanat tahtına oturdu...
Sultan Orhan 1326-1360 babasının zamanında başkumandan
olarak yetişmiş, tahta çıktığında hükümdar gibi devlet teşkilatı yapan odur…
Orhan Gazi, Bursa'yı fethedip (726) orayı saltanat merkezi
(payıtaht) yapan ilk sultandır...
Alaaddin Paşa'nın teklifi üzerine 1328 senesinde Sultan
Orhan adına altın, dirhem ve akçe (büyük ve küçük gümüş) paralar bastırıldı…
Bu, müstakil bir devlet olmanın en önemli alametiydi…
Büyük kardeşi Alaaddin Paşa, Sultan Orhan'ın ısrarıyla
vezirliği kabul etti…
Kendisi devletin kanun ve nizamlarını hazırladı…
Alaaddin Paşa'dan sonra vezir olanlara "Paşa"
denmesi adet olmuştur…
İznik'in zaptından sonra (731), boş kalan evler gazilere
taksim edildi…
Harap olan binalar tamir edildi ve ilk medrese yapıldı…
Muallimlik Kayserili Şeyh Davud'a verildi…
Osmanlı askerlerinin halktan ayrılması için orduya mahsus
elbiseler giymesi ve kale almak için piyade asker çoğaltıldı...
Bu yeni esas kanunlar Alaaddin Paşa'nın teşebbüsü ve Kadı
Kara Halil'in yardımıyla konuldu…
Kara Halil, asker olacak Türkler'den kuvvetli olanları
seçti…
Bunlara Yaya (piyade) dendi…
Sulh zamanında ziraatla uğraşır ve vergiden muaf olurlardı…
Türk çocuklarından aynı tarzda süvari sınıfı da yapıldı...
Memleket genişleyip asker sayısı artınca, bütün askerlere
kumanda edecek Emir-ül ümera (Beylerbeyi veya Serasker) tayin edilmesi ihtiyacı
doğdu…
1332 senesinde Şehzade Süleyman Paşa'ya Seraskerlik/Müşirlik
verildi…
Sultan Murad Hüdavendigar 1360-1389 döneminde devlet
teşkilatı daha da sağlamlaştı ve kalıcı imparatorluk kurumları kuruldu...
Asker sınıfları çoğalınca ordunun dinî işleri de arttı...
O zamana kadar orduya payitahtın kadısı getirildi…
Bu dönemde Bursa Kadısı Candarlı Kara Halil, Kazasker tayin
edildi...
Karaman alimlerinden Kara Rüstem'in teklifi üzerine 1363
ganimet mallarından devlete ait beşte birin alınması kuralı kondu...
Beş esirden biri hazine için alınıyordu...
Bu pençik oğlanları yetiştirilip Yeniçeri ordusuna katıldı
ve başlarına yeniçeri geçesi giydiriliyordu…
Bu devşirme askerler, İslam adetleri üzerine terbiye edilir,
iyi yetişmiş ve devamlı görev başında olan askerlerdi…
Yeniçeriler, bu sayede Osmanlı hamurunun büyümesine sebep
olmuşlardır...
Sultan Murad, Oğuz Hanlarının eski adetlerine uyarak imza
yerine pençesine al boya sürerek bastı, bu sonradan tuğra icat edilerek taklit
edildi…
1368 senesinde Kazasker Kara Halil, fevkalade değerinden
dolayı Sadrazam tayin edildi…
Tımarlı süvarilerden kalan yerlerin oğullarına tımar olarak
verilmesi nizama bağlandı…
Osmanlı ülkesi büyüdükçe tımar ve süvari askeri de
artıyordu...
Yıldırım Bayezid döneminde debdebe ve ihtişam arttığı için
hazinenin geliri masrafını karşılayamaz oldu...
Sadrazam Ali Paşa debdebenin, tantananın kurucusu oldu…
Kadıların gündelikleri az olduğu için zulme başlamaları
üzerine, halk şikâyet etti…
Padişah, zalim kadılardan seksen kadarının yakılarak
öldürülmesini emredecek kadar ileri gitti... Sadrazam Ali Pa'nın girişimiyle
1393 senesinde kadıların hüccet, sicil, nikah izni ve kıymet ücreti almaları
için bir kanun çıkarıldı…
Ankara bozgunundan 1402 sonra Osmanlı Devleti üç beyliğe
ayrılmıştı (Fetret Devri) …
Çelebi Sultan Mehmed, Musa Çelebi gailesini ortadan
kaldırdıktan sonra 1413 Osmanlı Devleti'nin ikinci defa yeniden kurucusu oldu…
Karamanoğlu Mehmed Bey'i yenen Çelebi Sultan Mehmed, hekimi
Mevlana Şeyhi'ye ihsanlarda bulunarak onu Hekimbaşılığına tayin etti (İlk
Osmanlı hekimbaşısı)…
Çelebi Sultan Mehmed, Haremeyn'e (Mekke ve Medine) Surre
gönderme usulünü koyan ilk sultandır…
II. Murad döneminde 1421, devlet işlerinin çoğalması üzerine
ulemaya merci olmak üzere bir Şeyhülislam tayinine lüzum görüldü…
O asrın en büyük alimi olan Şemseddin Molla Fenari, Osmanlı
Devleti'nin birinci Şeyhülislam'ı tayin edildi…
Çandarlı ailesi (Kara Halil, oğlu Ali Paşa, İbrahim Paşa ve
Halil Paşa), ardı ardına kazaskerlikten sadrazamlığa yükselen ilim hanedanını
temsil ediyordu…
Erken dönem Osmanlı kurumlarının gelişimi, aşiret düzeninden
merkeziyetçi bir imparatorluk yapısına geçişi simgeler…
Osman Gazi'nin başlattığı kadılık sistemi ile hukuki
temeller atılmış, Orhan Gazi ve Alaaddin Paşa'nın uygulamalarıyla para
basılması, profesyonel ordu ve vezirlik gibi merkezi kurumlar kurulmuş, Murad I
döneminde ise Kazaskerlik ve Pençik gibi daha detaylı askeri-hukuki yapılar
sisteme eklenerek devletin kurumsal gücü perçinlenmiştir…
.jpg)