KİTAP İNCELEMESİ
***
KİTAP ADI: EFSANELER VE GERÇEKLER
KİTAP YAZARI: MUSTAFA ARMAĞAN
***
Mustafa Armağan'ın "Efsaneler ve Gerçekler" başlıklı bir tarih eserinden alıntılar sunarak, özellikle Türkiye'nin erken Cumhuriyet dönemiyle ilgili tartışmalı ve az bilinen konulara odaklanmaktadır...
Atatürk dönemi,
Menderes iktidarı ve CHP'nin tarihi gibi kritik siyasi figürler ve olaylar
etrafında dönen iddiaları ve gerçekleri incelediğini göstermektedir…
1930'ların bir "Altın Çağ Efsanesi" olup
olmadığını sorgulamakta ve Çanakkale Şehitleri'ne karşı CHP gençliğinin
gösterdiği iddia edilen saygısızlıklar gibi hassas olayları detaylandırmaktadır…
Ayrıca, dönemin ekonomik zorlukları, siyasi manevralar ve
1960 darbesi gibi tarihsel kırılmaları ele alarak resmi tarih anlatısını
eleştirel bir mercekle değerlendirmektedir…
***
Türkiye'nin erken Cumhuriyet dönemi, siyasi, ekonomik ve
kültürel alanlarda köklü dönüşümlerin yaşandığı, ancak kaynaklarda bu
dönüşümlerin sıklıkla eleştirel ve tartışmalı yönleriyle ele alındığı bir
dönemi ifade etmektedir…
Bu dönemdeki temel siyasi, ekonomik ve kültürel dönüşümler
ve bunların kaynaklarda vurgulanan detayları, erken Cumhuriyet dönemi siyasi
hayatı, tek parti yönetimi, muhalefet denemeleri ve halkın beklentileri
arasındaki gerilimle şekillenmiştir…
CHP’nin söyleminde, 1930’lu yıllar “Altın Çağ” olarak
yüceltilirken, asıl amaç Osmanlı’dan kopuşun zirve yaptığı yıllar olarak
gösterilir…
Ancak 1930-1931 yıllarında Atatürk'ün Serbest Fırkayı
kurdurması ve ardından yaptığı yurt gezisi, Kemalist inkılabın henüz halka
inemediğini ortaya çıkarmıştır…
Atatürk, gezisi sırasında halk şikayetlerinin ve fırka
teşkilat beklentilerinin kayıtsızlıkla karşılanmasının hükümeti ve CHP’yi zayıf
düşüren mühim bir sebep olduğunu belirtmiştir…
Bu dönemde CHP kadrosunun, devlete sırtını dayayan bir rant
ekonomisine geçerek halktan koptuğu ve ülkeyi devletin palazlandırdığı bir avuç
zenginle yönetmeye çalıştığı ifade edilmiştir…
Serbest Fırkanın eleştirilerine tahammül edemeyen bu kesim
(o zamanın deyişiyle "yiyiciler"), muhalefeti "irtica"
olarak damgalamışlardır, zira eskiye dönüş, rant hortumlarının ellerinden
alınması anlamına geliyordu…
Saltanatın kaldırılması gibi kritik kararlar, Mustafa Kemal
Paşa'nın liderliğinde, meclis içindeki tartışmalar ve manevralarla
gerçekleşmiştir…
Bazı Millî Mücadele önderleri (Kâzım Karabekir ve Rauf
Orbay), Mustafa Kemal Paşa'nın saltanat ve halifeliği almak niyetinde olduğu
endişesini taşımışlardır…
Kâzım Karabekir, Cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi
yönünde ilginç bir teklifte bulunmuş, ancak bu teklif kabul görmemiştir…
Musul'un kaybedilmesiyle sonuçlanan 1926 Ankara Antlaşması,
TBMM'deki toplam 286 milletvekilinin yarısının oylamaya katılmayı reddetmesine
(140 kişi) rağmen sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatılmıştır…
Türkiye'nin erken Cumhuriyet döneminde yaşadığı siyasi,
ekonomik ve kültürel dönüşümler, kaynaklarda detaylı tartışmalarla ve çelişkili
görünen olaylarla birlikte ele alınmaktadır…
Erken Cumhuriyet dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan kopuşun
zirve yaptığı yıllar olarak görülmüştür...
Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele'nin ardından siyasetten
çekileceğine dair verdiği söze rağmen (Temmuz 1922) siyasette kalmaya devam
etmiştir…
Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Millî Mücadele kadrosunun
önde gelen isimleri, Mustafa Kemal Paşa'nın padişahlık ve halifelik makamlarına
göz diktiği yönünde kaygılar taşıyordu…
Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili kanun taslağında,
Karabekir'in itirazları üzerine, Hilafetin Osmanlı hanedanında kalması
yönündeki karardan sapılmış olduğu görülmüş, ancak metne sonradan
"İstanbul'daki padişahlık yoktur" ifadesi eklenmiştir…
Cumhuriyetin ilk yıllarında Hilafet makamının durumu önemli
bir meseleydi...
Lozan'a giden İsmet Paşa, Kasım 1922'de yabancı basına
yaptığı açıklamada, Türk milletinin Hilafeti korumak için son damla kanına
kadar savaşmaya hazır olduğunu söylemiştir…
Ancak Hilafet, bu açıklamalardan kısa bir süre sonra 1924'te
kaldırılmıştır…
Atatürk, hükümet ile halk arasındaki kopukluğu gidermek ve
yansımayan gerçekleri öğrenebilmek amacıyla Serbest Fırkayı kurdurmuştur…
Ancak bu partinin İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın
meydanları doldurması ve İnönü, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sloganlar
atılması, Kemalist’i inkılabın henüz halka inemediğini göstermiştir…
1930'lu yılların, popüler söylemde ekonomik bağımsızlığın ve
sanayileşme çabalarının zirve yaptığı "Altın Çağ" olarak sunulduğu
belirtilmektedir…
***
Modern Türkiye siyasetinin ana aktörleri olan Atatürk, Adnan
Menderes ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) kalıcı izleri, siyasi, ekonomik
ve kültürel dönüşümlerle ilişkilendirilen çeşitli tartışmalı konular ve
belirleyici olaylar üzerinden ele alınmaktadır…
Atatürk'ün modern Türkiye siyasetindeki kalıcı izleri,
kurucu rolünün yanı sıra, iktidar ilişkileri ve ekonomik zorluklara karşı
aldığı tavırlarla belirginleşmiştir…
Sivil Dinamiklere Vurgu ve Askeri Otoritenin
Sınırlandırılması, Mustafa Kemal Paşa'nın sürekli olarak Meclis'i öne çıkarma
arzusuna sahip olduğu belirtilmiştir…
Hatta Erzurum Kongresi'ne büyük üniformasıyla girmek
istemesi üzerine, sivil bir toplantı olduğu gerekçesiyle askeri kıyafetle
giremeyeceği uyarısı yapılmış ve sivil kıyafetle gelmeye mecbur bırakılmıştır…
Musul Meselesi ve Dış Politika Kararları, Yeni kurulan
devleti İngiltere ile yeni bir badireye sürüklememek amacıyla, Musul'a
ilerleyen askeri birliklerin geri çekilmesi emrini vermiş, bu da Musul'un
Türkiye sınırları dışında kalmasına yol açmıştır…
Ayrıca, milli sınırları belirlerken bile ABD Başkanı
Wilson'un 12. maddesi gibi uluslararası ilkelere dayanma ihtiyacı hissettiğini
dile getirmiştir…
Ekonomik Zorluklar ve Halkın Şikayetleri, 1930'lu yılların
başlarında yaşanan 1929 dünya ekonomik bunalımının kendisini bunalttığını, her
gittiği yerde sürekli dert ve şikâyet dinlediğini, her tarafın derin bir yokluk
ve perişanlık içinde olduğunu ifade etmiştir...
Hükümeti ve CHP'yi zayıflatan önemli sebeplerden birinin,
halk şikayetlerinin kayıtsızlığa maruz kalması olduğunu belirtmiştir…
İktisadi Bağımlılık, Atatürk döneminde, özellikle 1934-1939
yılları arasında, kliring ticareti anlaşmaları yoluyla Türkiye'nin Nazi
Almanya'sına ekonomik olarak bağımlı hale geldiği, hatta bunun Türkiye tarihinde
görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce bağımlılık olduğu belirtilmiştir…
CHP'nin modern siyaset üzerindeki etkileri hem tek parti
rejiminin kurumsallaşması hem de ideolojik zıtlıklarıyla öne çıkar…
İdeolojik Çerçeve, CHP'nin temelini oluşturan Altı Ok
(Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve
İnkılapçılık) prensipleri 1923 ve 1931 yılları arasında belirlenmiştir...
İslamcı Kökenler ve Değişim, CHP'nin kurulduğu günlerde
parti kurucu söyleminde Halifeliğin "İslamlar arası yüce bir makam"
olduğu ve TBMM'ye dayandığı gibi İslami bir Yapı bulunuyordu…
Ancak bu duruş, bir yıl sonra Hilafetin kaldırılmasıyla
(1924) değişmiştir…
Elitizm ve Rant Ekonomisi, CHP kadrosunun devlete dayanarak
bir rant ekonomisi başlattığı ve halktan koptuğu, bir avuç devletin
palazlandırdığı zenginle ülkeyi yönetmeye çalıştığı eleştirisi kaynaklarda yer
almıştır…
Bu kesimin, muhalefet hareketlerini, ellerindeki avantajları
kaybetme korkusuyla "irtica" olarak damgaladıkları ifade edilmiştir...
ABD İlişkileri ve Çok partili hayata geçiş, CHP'li İsmet
İnönü döneminde, ABD'nin siyasi yapının reformu yönündeki tavsiyeleri ve dış
zorlamalar sonucu gerçekleşmiştir…
İnönü, 1945'ten itibaren ABD ile ilişkileri başlatan ve bu
dostluğun sadık taraftarı olduğunu, ABD'nin Türkiye'ye mali ve iktisadi alanda
destek olduğunu açıkça ifade etmiştir...
Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin izleri, çok
partili siyasetin ilk başarılı deneyimi, ülkenin kalkınması ve yaşadığı trajik
son ile şekillenmiştir…
1950-1960 yılları arasında Türkiye'nin modernleşme ve
kalkınma sürecinde motor rol oynayarak CHP'yi ve İnönü'yü 10 yıl boyunca
sandıkta mağlup etmiştir...
DP'nin siyasi hayatı, baskılara karşı direnme ve günün
birinde kapısına kilit vurulması geleneğiyle anılmaktadır…
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs meselesini Lozan
Antlaşması'nın 30. maddesine dayanarak Türkiye'nin garantörlüğüne bağlamış, bu
durum 1974'te CHP'li Bülent Ecevit hükümeti tarafından müdahale hakkı olarak
kullanılmıştır…
Zorlu'nun bu adımı kalıcı bir dış politika etkisi
yaratmıştır...
DP'nin 27 Mayıs askeri darbesiyle iktidardan
uzaklaştırılması ve yöneticilerinin yargılanarak (Menderes, Zorlu ve
Polatkan'ın idamı dahil) ağır cezalar alması, modern Türk siyasetinin en büyük
kırılma noktalarından birini oluşturmuştur...
Menderes'in ölümünden önce, darbecileri ebediyete kadar
takip edeceği ve bir gün silip süpüreceği öngörülmüştür…
Bu aktörlerin etkileşimleri, özellikle tek parti döneminin
mirasından çok partili sisteme geçişteki zorlukları, ekonomik bağımlılıkları ve
ordu-siyaset ilişkilerindeki gerilimleri yansıtarak modern Türkiye siyasetinin
sürekli tartışılan konularını oluşturmaktadır…
Bu büyük aktörlerin bıraktığı izler, tıpkı büyük bir tarihi
yapıyı inşa eden ve sonra yeniden şekillendirmeye çalışan mimarlara benzer…
Her biri, yapının bazı kısımlarını güçlendirirken, diğer
kısımlarında derin çatlaklar bırakmış ve yapının gelecekteki biçimini kalıcı
olarak etkilemiştir…
***
Saltanatın kaldırılması sürecinde Mustafa Kemal Atatürk'ün rolü
hem kararlı liderliği hem de muhalefetin direncini kırmak için kullandığı sert
söylemlerle belirleyici olmuştur…
Saltanatın kaldırılması meselesi, İstanbul Sadrazamı Tevfik
Paşa'nın Lozan'a TBMM heyetiyle birlikte katılma talebinde bulunması üzerine
TBMM'nin gündemine gelmiştir...
Meclis, bu durumu saltanatın ilga edilmesini haklı çıkarmak
için bir fırsat olarak değerlendirmiştir…
Saltanatın kaldırılmasına dair önerge, 1922 yılının Ekim
ayının son günlerinde hazırlanmıştır… Önergenin ilkini Dr. Rıza Nur vermiş,
ardından "sekseni aşkın arkadaşa" imzalatılan ve Atatürk'ün de
imzasının bulunduğu bir önerge sunulmuştur...
Atatürk, bu önergenin ilk düşüneni olmadığını, sadece
imzacılar arasında yer aldığını belirtmiştir…
Saltanatın kaldırılması önergesi komisyonlarda görüşülürken
uzun tartışmalar yaşanmış, padişahı tutan milletvekilleri ve hilafet ile
saltanatın ayrılmasına karşı çıkanlar itirazlarını dile getirmişlerdir…
Atatürk, bu tartışmalar sırasında kararın oy birliğiyle
kabul edilmesini sağlamak için müdahale etmiştir...
Komisyonda yaptığı konuşmada, kararın zaten usulüne göre
saptanacağını belirttikten sonra, itiraz edenlere karşı sert bir uyarıda
bulunarak, "ama belki birtakım kafalar kesilecektir" ifadesini
kullanmıştır…
Bu kesin ve kararlı çıkış karşısında komisyondaki herkes
susmuş ve önergeyi benimseyerek genel kurula göndermiştir…
Atatürk'ün mutlakiyetçi eğilimlerinden kaygılanan Millî
Mücadele'nin önder kadroları (Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi), saltanatın
kaldırılmasına rağmen hilafetin Osmanlı hanedanında kalması gerektiği
noktasında ısrarcı olmuşlardır…
Kanun taslağının ilk halinde yer alan "Osmanlı hanedanı
yoktur ve tarihe karışmıştır" ifadesi Karabekir ve Rauf Bey'in tepkisini
çekmiştir...
Karabekir, bu ifadenin herkesin Atatürk'ün hilafeti de almak
istediği yönünde şüphelenmesine yol açacağını bildirmiştir...
Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, "Endişenize hak
verdim… Durun o cümleyi düzelteyim" diyerek bu ifadeyi silmiş ve yerine
"İstanbul'daki padişahlık yoktur " ifadesini eklemiştir...
Bu düzeltme sayesinde kanun, 1 Kasım 1922'de Meclis'te kabul
edilmiştir...
Ancak kaynaklar, saltanatın kaldırılmasına dair oylamada ilk
turda gerekli çoğunluğun (karar yeter sayısının) bulunamadığını, sadece 136
milletvekilinin katılımıyla 132 kabul, 2 ret ve 2 çekimser oy çıktığını, bu
nedenle kararın ertesi günkü ikinci tura kaldığını belirtmektedir…
***
1934 yılında intihar eden kişi kimya profesörü Cevad Mazhar
Bey'dir…
10 Mart 1934 tarihinde İstanbul Arnavutköy'deki evinde ölü
bulunan Cevad Mazhar Bey'in intihar nedeni, Darülfünun ıslahatı kapsamında
üniversiteden yaş haddi sebebiyle atılmış olmasıydı…
Bu durum, erken Cumhuriyet döneminin modern bilim
adamlarından biri olarak tanımlanan Cevad Mazhar Bey'in hayatını karartmış ve
büyük bir üzüntüye kapılarak asabi bir hastalık geçirmesine neden olmuştur…
Kendisine, diğer meslektaşlarına sağlanan dolgun emekli
maaşları veya yurt dışında çalışma imkanlarının aksine, koca bir Darülfünun
profesörü için çok düşük işler teklif edilmiş, o da bunun yerine aç kalmayı
tercih etmiştir…
31 Temmuz 1934'te açıklanan Darülfünun ‘un tasfiyesi kararı,
pek çok bilim adamının olduğu gibi, 64 yaşında meslek hayatının en parlak
dönemini yaşarken işinden atılan Cevad Mazhar Bey'in de hayatını mahvetmişti…
İşinden atılmayı kabullenemeyen Bey, kendisini
"onuruyla oynanmış insanların psikolojisi" içinde görerek yedi ay
süren sancılı bir inziva hayatı yaşamış, kimsenin yüzüne bakamaz hale gelmişti...
İntiharından kısa bir süre önce, son umudu olan üniversite
reformunu yapan Dr. Reşit Galip'in 5 Mart 1934'te ölmesi üzerine hayatına son
vermeye karar vermiştir…
Cevad Mazhar Bey, bir eczaneden bir şişe baryum klorid alıp
eve dönmüş ve iğneyle damarlarına baryum klorid eriyiğini zerk ederek hayatına
son vermiştir...
Gazeteler ise bu ölüm haberini "asabi bir buhran"
ve "feci çırpıntılar içinde vefat" şeklinde duyurmayı tercih etmişti…
Cevad Mazhar Bey'in bu şüpheli 'ölümü', kaynaklarda
1920'lerin köktenci inkılaplarının, toplumun psikolojisinde yol açtığı
"tahripkâr sonuçlar" ve travmaların somut bir delili olarak
değerlendirilmiştir…
***
Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin "çalındığı" veya
"alıntı" olduğu yönündeki tartışmalara ve iddialara yer verilmektedir...
Cumhuriyet'in 10. yıldönümü kutlamaları (1933) için kabul
edilen bu marşın bestecisi olan Cemal Reşit Bey'in (Rey) eserinin, Batı müziği
tarihindeki daha az bilinen bir operadan alındığı öne sürülmüştür…
Bu marş hakkındaki çalıntı iddiasını defalarca dile getiren
kişi, milletvekili ve askerî tabip olan Dr. Osman Şevki Uludağ'dır…
Uludağ, bu iddiayı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)
kürsüsüne kadar taşımış ve Türkiye'nin bu "çalıntı marş ayıbından"
kurtulması gerektiğini savunmuştur…
Uludağ'a göre, Marşın bestesi, üçüncü veya beşinci derecede
bir besteci olan Jean Jacques Rousseau'nun "Köy Kâhini” adlı operasından
alınmıştır...
Özellikle marşın başlangıç kısmı olan "Çıktık açık
alınla, on yılda her savaştan" mısralarına denk gelen bölümün,
Rousseau’nun eserinden 7 nota ve iki ölçü içerecek şekilde notasına ve
perdelerine varıncaya kadar aynen alınmışa benzediği belirtilmiştir…
Marşın bestekârı Cemal Reşit Rey, bu eleştirilere sessiz
kalmayı tercih etmekle birlikte, yalnızca bestesini kendisinden aldığı
Rousseau'nun operasından tek bir nota bile dinlemediğini söylemiştir… Ancak,
Rey'in Fransa ve İsviçre'de müzik eğitimi almış olması sebebiyle, bu eseri
izlemiş veya dinlemiş olabileceği şüphesini taşımaktadır…
***
1930'lu yılların sıklıkla CHP söyleminde ve popüler basında
yüceltilerek "Altın Çağ" olarak sunulduğu, ancak bu döneme ilişkin
ciddi siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunların bulunduğu belirtilmektedir…
Bu dönem, genellikle kalkınma hamleleri, sanayileşme
çabaları ve "tek kuruş dış borç almadan kalkınmayı gerçekleştirme"
gibi başarılarla ilişkilendirilerek, Cumhuriyetin kendisini bütün görkemiyle
gösterdiği yıllar olarak tanıtılır…
Ancak bu Altın Çağ Efsanesine karşı çıkan ve dönemin
gerçeklerini gözler önüne seren gerçekler,
1930'lu yılların başında yaşanan ekonomik tablo,
kutlamaların aksine ağır bir bunalım içindeydi…
Mustafa Kemal Paşa'nın 1930-1931 yıllarında gerçekleştirdiği
yurt gezisi, kendisi için hayret uyandırıcı olmuş ve halkın durumunu yakından
görmesini sağlamıştır...
Gazi, bu gezi defterine yansıyan sözlerinde, 1929 dünya
ekonomik bunalımının kendisini ne kadar bunalttığını ifade etmiş ve her gittiği
yerde sürekli dert ve şikâyet dinlediğini belirtmiştir…
Atatürk, etrafındaki derin bir yokluk, maddi manevi
perişanlık içinde olduğunu görmüştür…
Bu durum, hükümeti ve Cumhuriyet Halk Fırkasını (CHP) zayıf
düşüren önemli bir sebep olarak, halk şikayetlerinin kayıtsızlığa maruz
kalmasıyla ilişkilendirilmiştir…
1930-1934 döneminde yaşanan aşırı değerli Türk Lirası ve dış
piyasada tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi, özellikle Ege bölgesindeki
ihracatçıların iflas etmesine ve ülkenin reel gelir kaybına uğramasına yol
açmıştır…
***
Siyasi kadronun halktan koptuğu ve devlete sırtını dayayan
bir elitizmin oluştuğu eleştirisi dile getirilmiştir…
Dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun
bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başladığı ve arsa
spekülasyonları, idare meclisi azalıkları veya komisyonculuklar peşine
düştükleri kaydedilmiştir…
CHP kadrosunun devlete dayanarak bir rant ekonomisine startı
verdiği ve halktan koparak ülkeyi bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle
idare etmeye çalıştığı belirtilmiştir…
1935 yılındaki il idare kurulu üyelerinin mesleki dağılımına
bakıldığında ise tüccar, varlıklı çiftçi, fabrikatör, avukat, doktor ve emekli
general gibi seçkin bir zümrenin kemikleştiği görülmüştür...
Ekonomik bağımsızlıktan bahsedilen bu dönemde, Türkiye'nin
dış güçlere aşırı bağımlı hale geldiği vurgulanmıştır…
1930-1934 dönemindeki ekonomik darboğazdan çıkış yolu
olarak, Fransa ile başlayan ve bir tür anlaşmalı takas olan ticareti
denenmiştir…
Bu takas ticareti, Türkiye Cumhuriyeti'ni 1934-1939
yıllarında Hitler rejimiyle sıkı sıkıya bağlamıştır…
Uzmanların ifadelerine göre, bu durum, Türkiye tarihinin
Osmanlı dahil başka dönemlerinde görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce
ekonomik olarak bağımlı olmasını getirmiştir…
1930'ların sonuna doğru Almanya, Türkiye'nin ticaretinin
neredeyse yarısını kendisine kanalize etmeyi başarmıştır...
Almanya'nın ihracatımızdaki payı 1929'da %15 iken, 1935-1938
ortalamasında %44'e; ithalatımızdaki payı ise 1932'de %25 iken, 1935-1938
ortalamasında %46'ya çıkmıştır...
Sonuç olarak, 1930'lu yılların, resmi söylemde iddia
edildiği gibi bir "Altın Çağ" olmadığını, aksine derin bir toplumsal
ve ekonomik travma, halktan kopukluk ve yabancı bir güce (Nazi Almanya'sı)
karşı görülmemiş bir ekonomik bağımlılık dönemi olduğunu öne sürmektedir...
***
Atatürk Türkiye’sinin 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sı
(Hitler rejimi) ile kurduğu ekonomik bağ, kaynaklarda Türkiye tarihindeki
benzeri görülmemiş bir emperyalist dış güce ekonomik bağımlılık dönemi olarak
nitelendirilmektedir…
Bu ekonomik bağ, esas olarak 1929 Dünya Ekonomik Bunalımının
ve 1930–1934 döneminde yaşanan ağır ekonomik darboğazın ardından çıkış yolu
arayan Türkiye'nin uyguladığı anlaşmalı takas ticareti sistemi üzerinden
kurulmuştur…
1930-1934 döneminde yaşanan ekonomik zorluklardan Türk
Lirası'nın aşırı değerlenmesi ve tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi gibi
kurtulmak amacıyla, bir çıkış yolu olarak Fransa ile başlayan bir anlaşmalı
takas sistemi olan ticareti denenmiştir…
Bu takas ticareti, Türkiye Cumhuriyeti'ni 1934-1939 yılları
arasında Hitler rejimiyle sıkı sıkıya bağlamıştır…
Nazi Almanya’sının Balkanlar ve Orta Doğu'da yürüttüğü
ticari genişleme politikası sayesinde, Türkiye, Büyük Buhranın yaşandığı bir
dönemde bile ihracat hacmini artırabilmiştir…
Bu iş birliği, 1934 öncesindeki olumsuz ekonomik tablonun
olumluya dönmesinde hatırı sayılır bir paya sahiptir…
Almanya, 1930'ların sonuna doğru Türkiye'nin dış ticaretinin
neredeyse yarısını kendi ülkesine kanalize etmeyi başarmıştır…
Almanya'nın Türkiye ihracatındaki payı 1929'da yüzde 15
iken, 1935-1938 ortalamasında yüzde 44'e yükselmiştir…
Almanya'nın ithalatımızdaki payı ise 1932'de yüzde 25 iken,
1935-1938 ortalamasında yüzde 46'yı bulmuştur…
Almanya, bu denli yoğun bir bağımlılık kurmak için özel bir
strateji izlemiştir…
Almanya, diğer ülkelerin Türk ihraç ürünlerine yüz
vermemesinin aksine, Türk mallarına yüksek fiyatlar ödemekteydi…
Takas ticareti, yani Türk Lirası karşılığı mal alıp,
karşılığını hemen ödemeyerek Türkiye'yi Almanya'dan daha fazla ithalat yapmaya
zorlamaktaydı…
Economist dergisinin 1939 tarihli bir hesabına göre, Hitler Almanya’sı,
Türkiye'yi siyasi olarak kendisine bağlamak için zarar etmeyi bile göze alarak,
sadece 1938 yılında Türkiye'ye 8 milyon TL tutarında mali yardımda bulunmuştur…
Ekonomik bağ, ticari ilişkinin ötesine geçmişti…
Türkiye, Almanya'dan yalnızca silah almakla kalmamış, aynı
zamanda askerî örgütlenmesinde de Üçüncü takasa bağımlı hale gelmiştir…
Örneğin, 1937'de Hitler ile görüşen Bayındırlık Bakanı Ali
Çetinkaya, Almanlardan Çanakkale'yi tahkim etmek için top ve demiryolu için
lokomotif almak istediklerini belirtmiştir…
Bu durum, uzmanlar ifadesiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin
1934-1939 yılları arasında emperyalist bir dış güce karşı görülmemiş derecede
ekonomik olarak bağımlı olmasına yol açmıştır…
Bağımlılığın bu denli artması, 1937 civarında Türk
yönetiminde bir panik havası başlatmış ve İngiltere'yi de Türkiye'nin faşizme
kayma endişesiyle alarma geçirmiştir…
***
Musul defteri, 6 Haziran 1926 tarihinde imzalanan Ankara
Antlaşması'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanmasıyla
sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatılmıştır…
Bu oylama, TBMM'nin o dönemdeki toplam 286 milletvekilinin
yarısının oylamaya katılmayı reddetmesiyle gerçekleşmiştir...
Yani, 140 milletvekili, Musul'un ucuza kapatıldığı
inancıyla, oylamaya katılmama cesaretini göstermiştir…
Antlaşmanın kabulü, 286 milletvekilinden yalnızca yarısının
katılımıyla toplanan Meclis'te gerçekleşmiştir…
Oylama sonucunda 140 vekil oylamaya katılmayı reddetmiş, Atatürk
ve İnönü'ye rağmen …
Bu durum, eğer o dönemde bugünkü gibi salt çoğunluk,
nitelikli çoğunluk veya üçte iki gibi şartlar aransaydı, antlaşmanın kabulünün
hiçbir zaman mümkün olamayacağını göstermektedir…
Ayrıca bu, Musul'un ucuza gittiğine inanan muhalefet
hareketinin İnönü'ye karşı ciddi bir tepkisi olarak da değerlendirilmektedir…
Musul'un kaybıyla Türkiye, Türkmenlerin azınlık haklarını
dahi kabul ettiremeden egemenlik haklarından 25 yıllık petrol geliri
karşılığında tamamen vazgeçmiştir…
Ancak bu 25 yıllık sürede dahi düzenli ödeme yapılmadığı,
Adnan Menderes'in de Bağdat Paktı'na zarar vermemek için bu hakkı kurcalamak
istemediği belirtilmiştir...
***
İsmet İnönü'nün toplam cumhurbaşkanlığı süresi birden fazla
seçiliş dönemi dikkate alındığında 11 yıl, 6 ay ve 11 gündür...
Ayrıca, İnönü'nün üçüncü dönem cumhurbaşkanlığı da 2 yıl, 10
ay sürmüştür…
İnönü, toplamda dört seçimde cumhurbaşkanlığı görevini
üstlenmiştir…
***
Atatürk (Gazi Mustafa Kemal Paşa), ilk kez
cumhurbaşkanlığına seçildiğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM)
bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla seçilmiştir…
Bu ilk cumhurbaşkanlığı seçimi 29 Ekim 1923 tarihinde
gerçekleşmiştir...
O dönemde Meclis'te bulunan toplam 287 milletvekilinin 129'u
oylamaya katılmamıştır...
Eğer o dönemde yürürlükteki yasalarda (şu anki gibi) üçte
iki çoğunluk şartı aranmış olsaydı, Meclis'te en az 192 milletvekilinin
bulunması gerekecekti...
Oylamada sadece 158 milletvekili hazır bulunduğu için, bu
çoğunluğa ulaşmak mümkün olmazdı ve Mustafa Kemal Paşa muhtemelen o oturumda
cumhurbaşkanı seçilemeyecekti…
Ancak, o zamanlar yürürlükteki 1921 Anayasasında toplantı
yeter sayısı net olarak belirlenmemişti…
5 Eylül 1920'de çıkan Nisab-ı Müzakere kanununa göre,
toplantı yeter sayısı toplam sayının salt çoğunluğu, karar sayısı ise salt
çoğunluğun salt çoğunluğu (yani 84 oy) olarak kabul edilmişti...
Bu nedenle, anayasa mahkemesi de bulunmadığı için seçim
gerçekleşmiştir…
Atatürk, 1923'teki ilk seçimde 42 yaşında bulunuyordu.
Toplamda dört seçimde görev yapmış ve 15 yıl, 11 gün cumhurbaşkanlığı yaparak
en uzun süre görevde kalan cumhurbaşkanı olmuştur…
***
Cumhuriyet Halk Fırkasının (CHP) ilkelerini temsil eden Altı
Ok'a giden ilk adım, 9 Eylül 1923 tarihinde atılmıştır...
Bu ilk adım, Cumhuriyet'in ilanından yaklaşık 50 gün önce
Gazi Mustafa Kemal tarafından kurulan Halk Fırkası (CHP'nin o zamanki adı) için
bazı esasların belirlenmesiyle gerçekleşmiştir…
Belirlenen bu esaslardan ilk üçü, Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik ve Halkçılık idi ve 1923 tarihli ilk CHP nizamnamesinde ilke
olarak tespit edilmiştir…
Bu ilke için 3 Mart 1924'ü beklemek gerekmiştir…
Hilafetin ve Şer'iyye ve Evkaf Vekâlet’inin kaldırılması ile
Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun çıkarılmasının ardından CHP ilkelerine
"laiklik" maddesi eklenmiştir…
Nihayet, 15 Mayıs 1931 tarihinde yapılan Üçüncü Büyük
Kongre'de devletçilik ve inkılapçılık maddeleri de ilkeler arasına dahil
edilerek Altı Ok tamamlanmıştır…
