15 Aralık, 2025

EFSANELER VE GERÇEKLER


 

KİTAP İNCELEMESİ

***

KİTAP ADI: EFSANELER VE GERÇEKLER

KİTAP YAZARI: MUSTAFA ARMAĞAN

***

Mustafa Armağan'ın "Efsaneler ve Gerçekler" başlıklı bir tarih eserinden alıntılar sunarak, özellikle Türkiye'nin erken Cumhuriyet dönemiyle ilgili tartışmalı ve az bilinen konulara odaklanmaktadır...

Atatürk dönemi, Menderes iktidarı ve CHP'nin tarihi gibi kritik siyasi figürler ve olaylar etrafında dönen iddiaları ve gerçekleri incelediğini göstermektedir…

1930'ların bir "Altın Çağ Efsanesi" olup olmadığını sorgulamakta ve Çanakkale Şehitleri'ne karşı CHP gençliğinin gösterdiği iddia edilen saygısızlıklar gibi hassas olayları detaylandırmaktadır…

Ayrıca, dönemin ekonomik zorlukları, siyasi manevralar ve 1960 darbesi gibi tarihsel kırılmaları ele alarak resmi tarih anlatısını eleştirel bir mercekle değerlendirmektedir…

***

Türkiye'nin erken Cumhuriyet dönemi, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda köklü dönüşümlerin yaşandığı, ancak kaynaklarda bu dönüşümlerin sıklıkla eleştirel ve tartışmalı yönleriyle ele alındığı bir dönemi ifade etmektedir…

Bu dönemdeki temel siyasi, ekonomik ve kültürel dönüşümler ve bunların kaynaklarda vurgulanan detayları, erken Cumhuriyet dönemi siyasi hayatı, tek parti yönetimi, muhalefet denemeleri ve halkın beklentileri arasındaki gerilimle şekillenmiştir…

CHP’nin söyleminde, 1930’lu yıllar “Altın Çağ” olarak yüceltilirken, asıl amaç Osmanlı’dan kopuşun zirve yaptığı yıllar olarak gösterilir…

Ancak 1930-1931 yıllarında Atatürk'ün Serbest Fırkayı kurdurması ve ardından yaptığı yurt gezisi, Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini ortaya çıkarmıştır…

Atatürk, gezisi sırasında halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat beklentilerinin kayıtsızlıkla karşılanmasının hükümeti ve CHP’yi zayıf düşüren mühim bir sebep olduğunu belirtmiştir…

Bu dönemde CHP kadrosunun, devlete sırtını dayayan bir rant ekonomisine geçerek halktan koptuğu ve ülkeyi devletin palazlandırdığı bir avuç zenginle yönetmeye çalıştığı ifade edilmiştir…

Serbest Fırkanın eleştirilerine tahammül edemeyen bu kesim (o zamanın deyişiyle "yiyiciler"), muhalefeti "irtica" olarak damgalamışlardır, zira eskiye dönüş, rant hortumlarının ellerinden alınması anlamına geliyordu…

Saltanatın kaldırılması gibi kritik kararlar, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde, meclis içindeki tartışmalar ve manevralarla gerçekleşmiştir…

Bazı Millî Mücadele önderleri (Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay), Mustafa Kemal Paşa'nın saltanat ve halifeliği almak niyetinde olduğu endişesini taşımışlardır…

Kâzım Karabekir, Cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi yönünde ilginç bir teklifte bulunmuş, ancak bu teklif kabul görmemiştir…

Musul'un kaybedilmesiyle sonuçlanan 1926 Ankara Antlaşması, TBMM'deki toplam 286 milletvekilinin yarısının oylamaya katılmayı reddetmesine (140 kişi) rağmen sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatılmıştır…

Türkiye'nin erken Cumhuriyet döneminde yaşadığı siyasi, ekonomik ve kültürel dönüşümler, kaynaklarda detaylı tartışmalarla ve çelişkili görünen olaylarla birlikte ele alınmaktadır…

Erken Cumhuriyet dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan kopuşun zirve yaptığı yıllar olarak görülmüştür...

Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele'nin ardından siyasetten çekileceğine dair verdiği söze rağmen (Temmuz 1922) siyasette kalmaya devam etmiştir…

Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Millî Mücadele kadrosunun önde gelen isimleri, Mustafa Kemal Paşa'nın padişahlık ve halifelik makamlarına göz diktiği yönünde kaygılar taşıyordu…

Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili kanun taslağında, Karabekir'in itirazları üzerine, Hilafetin Osmanlı hanedanında kalması yönündeki karardan sapılmış olduğu görülmüş, ancak metne sonradan "İstanbul'daki padişahlık yoktur" ifadesi eklenmiştir…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Hilafet makamının durumu önemli bir meseleydi...

Lozan'a giden İsmet Paşa, Kasım 1922'de yabancı basına yaptığı açıklamada, Türk milletinin Hilafeti korumak için son damla kanına kadar savaşmaya hazır olduğunu söylemiştir…

Ancak Hilafet, bu açıklamalardan kısa bir süre sonra 1924'te kaldırılmıştır…

Atatürk, hükümet ile halk arasındaki kopukluğu gidermek ve yansımayan gerçekleri öğrenebilmek amacıyla Serbest Fırkayı kurdurmuştur…

Ancak bu partinin İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sloganlar atılması, Kemalist’i inkılabın henüz halka inemediğini göstermiştir…

1930'lu yılların, popüler söylemde ekonomik bağımsızlığın ve sanayileşme çabalarının zirve yaptığı "Altın Çağ" olarak sunulduğu belirtilmektedir…

***

Modern Türkiye siyasetinin ana aktörleri olan Atatürk, Adnan Menderes ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) kalıcı izleri, siyasi, ekonomik ve kültürel dönüşümlerle ilişkilendirilen çeşitli tartışmalı konular ve belirleyici olaylar üzerinden ele alınmaktadır…

Atatürk'ün modern Türkiye siyasetindeki kalıcı izleri, kurucu rolünün yanı sıra, iktidar ilişkileri ve ekonomik zorluklara karşı aldığı tavırlarla belirginleşmiştir…

Sivil Dinamiklere Vurgu ve Askeri Otoritenin Sınırlandırılması, Mustafa Kemal Paşa'nın sürekli olarak Meclis'i öne çıkarma arzusuna sahip olduğu belirtilmiştir…

Hatta Erzurum Kongresi'ne büyük üniformasıyla girmek istemesi üzerine, sivil bir toplantı olduğu gerekçesiyle askeri kıyafetle giremeyeceği uyarısı yapılmış ve sivil kıyafetle gelmeye mecbur bırakılmıştır…

Musul Meselesi ve Dış Politika Kararları, Yeni kurulan devleti İngiltere ile yeni bir badireye sürüklememek amacıyla, Musul'a ilerleyen askeri birliklerin geri çekilmesi emrini vermiş, bu da Musul'un Türkiye sınırları dışında kalmasına yol açmıştır…

Ayrıca, milli sınırları belirlerken bile ABD Başkanı Wilson'un 12. maddesi gibi uluslararası ilkelere dayanma ihtiyacı hissettiğini dile getirmiştir…

Ekonomik Zorluklar ve Halkın Şikayetleri, 1930'lu yılların başlarında yaşanan 1929 dünya ekonomik bunalımının kendisini bunalttığını, her gittiği yerde sürekli dert ve şikâyet dinlediğini, her tarafın derin bir yokluk ve perişanlık içinde olduğunu ifade etmiştir...

Hükümeti ve CHP'yi zayıflatan önemli sebeplerden birinin, halk şikayetlerinin kayıtsızlığa maruz kalması olduğunu belirtmiştir…

İktisadi Bağımlılık, Atatürk döneminde, özellikle 1934-1939 yılları arasında, kliring ticareti anlaşmaları yoluyla Türkiye'nin Nazi Almanya'sına ekonomik olarak bağımlı hale geldiği, hatta bunun Türkiye tarihinde görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce bağımlılık olduğu belirtilmiştir…

CHP'nin modern siyaset üzerindeki etkileri hem tek parti rejiminin kurumsallaşması hem de ideolojik zıtlıklarıyla öne çıkar…

İdeolojik Çerçeve, CHP'nin temelini oluşturan Altı Ok (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve İnkılapçılık) prensipleri 1923 ve 1931 yılları arasında belirlenmiştir...

İslamcı Kökenler ve Değişim, CHP'nin kurulduğu günlerde parti kurucu söyleminde Halifeliğin "İslamlar arası yüce bir makam" olduğu ve TBMM'ye dayandığı gibi İslami bir Yapı bulunuyordu…

Ancak bu duruş, bir yıl sonra Hilafetin kaldırılmasıyla (1924) değişmiştir…

Elitizm ve Rant Ekonomisi, CHP kadrosunun devlete dayanarak bir rant ekonomisi başlattığı ve halktan koptuğu, bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle ülkeyi yönetmeye çalıştığı eleştirisi kaynaklarda yer almıştır…

Bu kesimin, muhalefet hareketlerini, ellerindeki avantajları kaybetme korkusuyla "irtica" olarak damgaladıkları ifade edilmiştir...

ABD İlişkileri ve Çok partili hayata geçiş, CHP'li İsmet İnönü döneminde, ABD'nin siyasi yapının reformu yönündeki tavsiyeleri ve dış zorlamalar sonucu gerçekleşmiştir…

İnönü, 1945'ten itibaren ABD ile ilişkileri başlatan ve bu dostluğun sadık taraftarı olduğunu, ABD'nin Türkiye'ye mali ve iktisadi alanda destek olduğunu açıkça ifade etmiştir...

Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin izleri, çok partili siyasetin ilk başarılı deneyimi, ülkenin kalkınması ve yaşadığı trajik son ile şekillenmiştir…

1950-1960 yılları arasında Türkiye'nin modernleşme ve kalkınma sürecinde motor rol oynayarak CHP'yi ve İnönü'yü 10 yıl boyunca sandıkta mağlup etmiştir...

DP'nin siyasi hayatı, baskılara karşı direnme ve günün birinde kapısına kilit vurulması geleneğiyle anılmaktadır…

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs meselesini Lozan Antlaşması'nın 30. maddesine dayanarak Türkiye'nin garantörlüğüne bağlamış, bu durum 1974'te CHP'li Bülent Ecevit hükümeti tarafından müdahale hakkı olarak kullanılmıştır…

Zorlu'nun bu adımı kalıcı bir dış politika etkisi yaratmıştır...

DP'nin 27 Mayıs askeri darbesiyle iktidardan uzaklaştırılması ve yöneticilerinin yargılanarak (Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idamı dahil) ağır cezalar alması, modern Türk siyasetinin en büyük kırılma noktalarından birini oluşturmuştur...

Menderes'in ölümünden önce, darbecileri ebediyete kadar takip edeceği ve bir gün silip süpüreceği öngörülmüştür…

Bu aktörlerin etkileşimleri, özellikle tek parti döneminin mirasından çok partili sisteme geçişteki zorlukları, ekonomik bağımlılıkları ve ordu-siyaset ilişkilerindeki gerilimleri yansıtarak modern Türkiye siyasetinin sürekli tartışılan konularını oluşturmaktadır…

Bu büyük aktörlerin bıraktığı izler, tıpkı büyük bir tarihi yapıyı inşa eden ve sonra yeniden şekillendirmeye çalışan mimarlara benzer…

Her biri, yapının bazı kısımlarını güçlendirirken, diğer kısımlarında derin çatlaklar bırakmış ve yapının gelecekteki biçimini kalıcı olarak etkilemiştir…

***

Saltanatın kaldırılması sürecinde Mustafa Kemal Atatürk'ün rolü hem kararlı liderliği hem de muhalefetin direncini kırmak için kullandığı sert söylemlerle belirleyici olmuştur…

Saltanatın kaldırılması meselesi, İstanbul Sadrazamı Tevfik Paşa'nın Lozan'a TBMM heyetiyle birlikte katılma talebinde bulunması üzerine TBMM'nin gündemine gelmiştir...

Meclis, bu durumu saltanatın ilga edilmesini haklı çıkarmak için bir fırsat olarak değerlendirmiştir…

Saltanatın kaldırılmasına dair önerge, 1922 yılının Ekim ayının son günlerinde hazırlanmıştır… Önergenin ilkini Dr. Rıza Nur vermiş, ardından "sekseni aşkın arkadaşa" imzalatılan ve Atatürk'ün de imzasının bulunduğu bir önerge sunulmuştur...

Atatürk, bu önergenin ilk düşüneni olmadığını, sadece imzacılar arasında yer aldığını belirtmiştir…

Saltanatın kaldırılması önergesi komisyonlarda görüşülürken uzun tartışmalar yaşanmış, padişahı tutan milletvekilleri ve hilafet ile saltanatın ayrılmasına karşı çıkanlar itirazlarını dile getirmişlerdir…

Atatürk, bu tartışmalar sırasında kararın oy birliğiyle kabul edilmesini sağlamak için müdahale etmiştir...

Komisyonda yaptığı konuşmada, kararın zaten usulüne göre saptanacağını belirttikten sonra, itiraz edenlere karşı sert bir uyarıda bulunarak, "ama belki birtakım kafalar kesilecektir" ifadesini kullanmıştır…

Bu kesin ve kararlı çıkış karşısında komisyondaki herkes susmuş ve önergeyi benimseyerek genel kurula göndermiştir…

Atatürk'ün mutlakiyetçi eğilimlerinden kaygılanan Millî Mücadele'nin önder kadroları (Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi), saltanatın kaldırılmasına rağmen hilafetin Osmanlı hanedanında kalması gerektiği noktasında ısrarcı olmuşlardır…

Kanun taslağının ilk halinde yer alan "Osmanlı hanedanı yoktur ve tarihe karışmıştır" ifadesi Karabekir ve Rauf Bey'in tepkisini çekmiştir...

Karabekir, bu ifadenin herkesin Atatürk'ün hilafeti de almak istediği yönünde şüphelenmesine yol açacağını bildirmiştir...

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, "Endişenize hak verdim… Durun o cümleyi düzelteyim" diyerek bu ifadeyi silmiş ve yerine "İstanbul'daki padişahlık yoktur " ifadesini eklemiştir...

Bu düzeltme sayesinde kanun, 1 Kasım 1922'de Meclis'te kabul edilmiştir...

Ancak kaynaklar, saltanatın kaldırılmasına dair oylamada ilk turda gerekli çoğunluğun (karar yeter sayısının) bulunamadığını, sadece 136 milletvekilinin katılımıyla 132 kabul, 2 ret ve 2 çekimser oy çıktığını, bu nedenle kararın ertesi günkü ikinci tura kaldığını belirtmektedir…

***

1934 yılında intihar eden kişi kimya profesörü Cevad Mazhar Bey'dir…

10 Mart 1934 tarihinde İstanbul Arnavutköy'deki evinde ölü bulunan Cevad Mazhar Bey'in intihar nedeni, Darülfünun ıslahatı kapsamında üniversiteden yaş haddi sebebiyle atılmış olmasıydı…

Bu durum, erken Cumhuriyet döneminin modern bilim adamlarından biri olarak tanımlanan Cevad Mazhar Bey'in hayatını karartmış ve büyük bir üzüntüye kapılarak asabi bir hastalık geçirmesine neden olmuştur…

Kendisine, diğer meslektaşlarına sağlanan dolgun emekli maaşları veya yurt dışında çalışma imkanlarının aksine, koca bir Darülfünun profesörü için çok düşük işler teklif edilmiş, o da bunun yerine aç kalmayı tercih etmiştir…

31 Temmuz 1934'te açıklanan Darülfünun ‘un tasfiyesi kararı, pek çok bilim adamının olduğu gibi, 64 yaşında meslek hayatının en parlak dönemini yaşarken işinden atılan Cevad Mazhar Bey'in de hayatını mahvetmişti…

İşinden atılmayı kabullenemeyen Bey, kendisini "onuruyla oynanmış insanların psikolojisi" içinde görerek yedi ay süren sancılı bir inziva hayatı yaşamış, kimsenin yüzüne bakamaz hale gelmişti...

İntiharından kısa bir süre önce, son umudu olan üniversite reformunu yapan Dr. Reşit Galip'in 5 Mart 1934'te ölmesi üzerine hayatına son vermeye karar vermiştir…

Cevad Mazhar Bey, bir eczaneden bir şişe baryum klorid alıp eve dönmüş ve iğneyle damarlarına baryum klorid eriyiğini zerk ederek hayatına son vermiştir...

Gazeteler ise bu ölüm haberini "asabi bir buhran" ve "feci çırpıntılar içinde vefat" şeklinde duyurmayı tercih etmişti…

Cevad Mazhar Bey'in bu şüpheli 'ölümü', kaynaklarda 1920'lerin köktenci inkılaplarının, toplumun psikolojisinde yol açtığı "tahripkâr sonuçlar" ve travmaların somut bir delili olarak değerlendirilmiştir…

***

Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin "çalındığı" veya "alıntı" olduğu yönündeki tartışmalara ve iddialara yer verilmektedir...

Cumhuriyet'in 10. yıldönümü kutlamaları (1933) için kabul edilen bu marşın bestecisi olan Cemal Reşit Bey'in (Rey) eserinin, Batı müziği tarihindeki daha az bilinen bir operadan alındığı öne sürülmüştür…

Bu marş hakkındaki çalıntı iddiasını defalarca dile getiren kişi, milletvekili ve askerî tabip olan Dr. Osman Şevki Uludağ'dır…

Uludağ, bu iddiayı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kürsüsüne kadar taşımış ve Türkiye'nin bu "çalıntı marş ayıbından" kurtulması gerektiğini savunmuştur…

Uludağ'a göre, Marşın bestesi, üçüncü veya beşinci derecede bir besteci olan Jean Jacques Rousseau'nun "Köy Kâhini” adlı operasından alınmıştır...

Özellikle marşın başlangıç kısmı olan "Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan" mısralarına denk gelen bölümün, Rousseau’nun eserinden 7 nota ve iki ölçü içerecek şekilde notasına ve perdelerine varıncaya kadar aynen alınmışa benzediği belirtilmiştir…

Marşın bestekârı Cemal Reşit Rey, bu eleştirilere sessiz kalmayı tercih etmekle birlikte, yalnızca bestesini kendisinden aldığı Rousseau'nun operasından tek bir nota bile dinlemediğini söylemiştir… Ancak, Rey'in Fransa ve İsviçre'de müzik eğitimi almış olması sebebiyle, bu eseri izlemiş veya dinlemiş olabileceği şüphesini taşımaktadır…

***

1930'lu yılların sıklıkla CHP söyleminde ve popüler basında yüceltilerek "Altın Çağ" olarak sunulduğu, ancak bu döneme ilişkin ciddi siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunların bulunduğu belirtilmektedir…

Bu dönem, genellikle kalkınma hamleleri, sanayileşme çabaları ve "tek kuruş dış borç almadan kalkınmayı gerçekleştirme" gibi başarılarla ilişkilendirilerek, Cumhuriyetin kendisini bütün görkemiyle gösterdiği yıllar olarak tanıtılır…

Ancak bu Altın Çağ Efsanesine karşı çıkan ve dönemin gerçeklerini gözler önüne seren gerçekler,

1930'lu yılların başında yaşanan ekonomik tablo, kutlamaların aksine ağır bir bunalım içindeydi…

Mustafa Kemal Paşa'nın 1930-1931 yıllarında gerçekleştirdiği yurt gezisi, kendisi için hayret uyandırıcı olmuş ve halkın durumunu yakından görmesini sağlamıştır...

Gazi, bu gezi defterine yansıyan sözlerinde, 1929 dünya ekonomik bunalımının kendisini ne kadar bunalttığını ifade etmiş ve her gittiği yerde sürekli dert ve şikâyet dinlediğini belirtmiştir…

Atatürk, etrafındaki derin bir yokluk, maddi manevi perişanlık içinde olduğunu görmüştür…

Bu durum, hükümeti ve Cumhuriyet Halk Fırkasını (CHP) zayıf düşüren önemli bir sebep olarak, halk şikayetlerinin kayıtsızlığa maruz kalmasıyla ilişkilendirilmiştir…

1930-1934 döneminde yaşanan aşırı değerli Türk Lirası ve dış piyasada tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi, özellikle Ege bölgesindeki ihracatçıların iflas etmesine ve ülkenin reel gelir kaybına uğramasına yol açmıştır…

***

Siyasi kadronun halktan koptuğu ve devlete sırtını dayayan bir elitizmin oluştuğu eleştirisi dile getirilmiştir…

Dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başladığı ve arsa spekülasyonları, idare meclisi azalıkları veya komisyonculuklar peşine düştükleri kaydedilmiştir…

CHP kadrosunun devlete dayanarak bir rant ekonomisine startı verdiği ve halktan koparak ülkeyi bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle idare etmeye çalıştığı belirtilmiştir…

1935 yılındaki il idare kurulu üyelerinin mesleki dağılımına bakıldığında ise tüccar, varlıklı çiftçi, fabrikatör, avukat, doktor ve emekli general gibi seçkin bir zümrenin kemikleştiği görülmüştür...

Ekonomik bağımsızlıktan bahsedilen bu dönemde, Türkiye'nin dış güçlere aşırı bağımlı hale geldiği vurgulanmıştır…

1930-1934 dönemindeki ekonomik darboğazdan çıkış yolu olarak, Fransa ile başlayan ve bir tür anlaşmalı takas olan ticareti denenmiştir…

Bu takas ticareti, Türkiye Cumhuriyeti'ni 1934-1939 yıllarında Hitler rejimiyle sıkı sıkıya bağlamıştır…

Uzmanların ifadelerine göre, bu durum, Türkiye tarihinin Osmanlı dahil başka dönemlerinde görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce ekonomik olarak bağımlı olmasını getirmiştir…

1930'ların sonuna doğru Almanya, Türkiye'nin ticaretinin neredeyse yarısını kendisine kanalize etmeyi başarmıştır...

Almanya'nın ihracatımızdaki payı 1929'da %15 iken, 1935-1938 ortalamasında %44'e; ithalatımızdaki payı ise 1932'de %25 iken, 1935-1938 ortalamasında %46'ya çıkmıştır...

Sonuç olarak, 1930'lu yılların, resmi söylemde iddia edildiği gibi bir "Altın Çağ" olmadığını, aksine derin bir toplumsal ve ekonomik travma, halktan kopukluk ve yabancı bir güce (Nazi Almanya'sı) karşı görülmemiş bir ekonomik bağımlılık dönemi olduğunu öne sürmektedir...

***

Atatürk Türkiye’sinin 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sı (Hitler rejimi) ile kurduğu ekonomik bağ, kaynaklarda Türkiye tarihindeki benzeri görülmemiş bir emperyalist dış güce ekonomik bağımlılık dönemi olarak nitelendirilmektedir…

Bu ekonomik bağ, esas olarak 1929 Dünya Ekonomik Bunalımının ve 1930–1934 döneminde yaşanan ağır ekonomik darboğazın ardından çıkış yolu arayan Türkiye'nin uyguladığı anlaşmalı takas ticareti sistemi üzerinden kurulmuştur…

1930-1934 döneminde yaşanan ekonomik zorluklardan Türk Lirası'nın aşırı değerlenmesi ve tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi gibi kurtulmak amacıyla, bir çıkış yolu olarak Fransa ile başlayan bir anlaşmalı takas sistemi olan ticareti denenmiştir…

Bu takas ticareti, Türkiye Cumhuriyeti'ni 1934-1939 yılları arasında Hitler rejimiyle sıkı sıkıya bağlamıştır…

Nazi Almanya’sının Balkanlar ve Orta Doğu'da yürüttüğü ticari genişleme politikası sayesinde, Türkiye, Büyük Buhranın yaşandığı bir dönemde bile ihracat hacmini artırabilmiştir…

Bu iş birliği, 1934 öncesindeki olumsuz ekonomik tablonun olumluya dönmesinde hatırı sayılır bir paya sahiptir…

Almanya, 1930'ların sonuna doğru Türkiye'nin dış ticaretinin neredeyse yarısını kendi ülkesine kanalize etmeyi başarmıştır…

Almanya'nın Türkiye ihracatındaki payı 1929'da yüzde 15 iken, 1935-1938 ortalamasında yüzde 44'e yükselmiştir…

Almanya'nın ithalatımızdaki payı ise 1932'de yüzde 25 iken, 1935-1938 ortalamasında yüzde 46'yı bulmuştur…

Almanya, bu denli yoğun bir bağımlılık kurmak için özel bir strateji izlemiştir…

Almanya, diğer ülkelerin Türk ihraç ürünlerine yüz vermemesinin aksine, Türk mallarına yüksek fiyatlar ödemekteydi…

Takas ticareti, yani Türk Lirası karşılığı mal alıp, karşılığını hemen ödemeyerek Türkiye'yi Almanya'dan daha fazla ithalat yapmaya zorlamaktaydı…

Economist dergisinin 1939 tarihli bir hesabına göre, Hitler Almanya’sı, Türkiye'yi siyasi olarak kendisine bağlamak için zarar etmeyi bile göze alarak, sadece 1938 yılında Türkiye'ye 8 milyon TL tutarında mali yardımda bulunmuştur…

Ekonomik bağ, ticari ilişkinin ötesine geçmişti…

Türkiye, Almanya'dan yalnızca silah almakla kalmamış, aynı zamanda askerî örgütlenmesinde de Üçüncü takasa bağımlı hale gelmiştir…

Örneğin, 1937'de Hitler ile görüşen Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya, Almanlardan Çanakkale'yi tahkim etmek için top ve demiryolu için lokomotif almak istediklerini belirtmiştir…

Bu durum, uzmanlar ifadesiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1934-1939 yılları arasında emperyalist bir dış güce karşı görülmemiş derecede ekonomik olarak bağımlı olmasına yol açmıştır…

Bağımlılığın bu denli artması, 1937 civarında Türk yönetiminde bir panik havası başlatmış ve İngiltere'yi de Türkiye'nin faşizme kayma endişesiyle alarma geçirmiştir…

***

Musul defteri, 6 Haziran 1926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanmasıyla sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatılmıştır…

Bu oylama, TBMM'nin o dönemdeki toplam 286 milletvekilinin yarısının oylamaya katılmayı reddetmesiyle gerçekleşmiştir...

Yani, 140 milletvekili, Musul'un ucuza kapatıldığı inancıyla, oylamaya katılmama cesaretini göstermiştir…

Antlaşmanın kabulü, 286 milletvekilinden yalnızca yarısının katılımıyla toplanan Meclis'te gerçekleşmiştir…

Oylama sonucunda 140 vekil oylamaya katılmayı reddetmiş, Atatürk ve İnönü'ye rağmen …

Bu durum, eğer o dönemde bugünkü gibi salt çoğunluk, nitelikli çoğunluk veya üçte iki gibi şartlar aransaydı, antlaşmanın kabulünün hiçbir zaman mümkün olamayacağını göstermektedir…

Ayrıca bu, Musul'un ucuza gittiğine inanan muhalefet hareketinin İnönü'ye karşı ciddi bir tepkisi olarak da değerlendirilmektedir…

Musul'un kaybıyla Türkiye, Türkmenlerin azınlık haklarını dahi kabul ettiremeden egemenlik haklarından 25 yıllık petrol geliri karşılığında tamamen vazgeçmiştir…

Ancak bu 25 yıllık sürede dahi düzenli ödeme yapılmadığı, Adnan Menderes'in de Bağdat Paktı'na zarar vermemek için bu hakkı kurcalamak istemediği belirtilmiştir...

***

İsmet İnönü'nün toplam cumhurbaşkanlığı süresi birden fazla seçiliş dönemi dikkate alındığında 11 yıl, 6 ay ve 11 gündür...

Ayrıca, İnönü'nün üçüncü dönem cumhurbaşkanlığı da 2 yıl, 10 ay sürmüştür…

İnönü, toplamda dört seçimde cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmiştir…

***

Atatürk (Gazi Mustafa Kemal Paşa), ilk kez cumhurbaşkanlığına seçildiğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla seçilmiştir…

Bu ilk cumhurbaşkanlığı seçimi 29 Ekim 1923 tarihinde gerçekleşmiştir...

O dönemde Meclis'te bulunan toplam 287 milletvekilinin 129'u oylamaya katılmamıştır...

Eğer o dönemde yürürlükteki yasalarda (şu anki gibi) üçte iki çoğunluk şartı aranmış olsaydı, Meclis'te en az 192 milletvekilinin bulunması gerekecekti...

Oylamada sadece 158 milletvekili hazır bulunduğu için, bu çoğunluğa ulaşmak mümkün olmazdı ve Mustafa Kemal Paşa muhtemelen o oturumda cumhurbaşkanı seçilemeyecekti…

Ancak, o zamanlar yürürlükteki 1921 Anayasasında toplantı yeter sayısı net olarak belirlenmemişti…

5 Eylül 1920'de çıkan Nisab-ı Müzakere kanununa göre, toplantı yeter sayısı toplam sayının salt çoğunluğu, karar sayısı ise salt çoğunluğun salt çoğunluğu (yani 84 oy) olarak kabul edilmişti...

Bu nedenle, anayasa mahkemesi de bulunmadığı için seçim gerçekleşmiştir…

Atatürk, 1923'teki ilk seçimde 42 yaşında bulunuyordu. Toplamda dört seçimde görev yapmış ve 15 yıl, 11 gün cumhurbaşkanlığı yaparak en uzun süre görevde kalan cumhurbaşkanı olmuştur…

***

Cumhuriyet Halk Fırkasının (CHP) ilkelerini temsil eden Altı Ok'a giden ilk adım, 9 Eylül 1923 tarihinde atılmıştır...

Bu ilk adım, Cumhuriyet'in ilanından yaklaşık 50 gün önce Gazi Mustafa Kemal tarafından kurulan Halk Fırkası (CHP'nin o zamanki adı) için bazı esasların belirlenmesiyle gerçekleşmiştir…

Belirlenen bu esaslardan ilk üçü, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık idi ve 1923 tarihli ilk CHP nizamnamesinde ilke olarak tespit edilmiştir…

Bu ilke için 3 Mart 1924'ü beklemek gerekmiştir…

Hilafetin ve Şer'iyye ve Evkaf Vekâlet’inin kaldırılması ile Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun çıkarılmasının ardından CHP ilkelerine "laiklik" maddesi eklenmiştir…

Nihayet, 15 Mayıs 1931 tarihinde yapılan Üçüncü Büyük Kongre'de devletçilik ve inkılapçılık maddeleri de ilkeler arasına dahil edilerek Altı Ok tamamlanmıştır…